Mehmet Şal
Sosyal yorgunluk ve sükut eden vicdan
Bir toplum ne zaman yorulur?
Ekonomik krizle mi? İç politik kaygalarla mı? Emniyet, itimat, güven duygularının yaralanmasıyla mı? Kardeşlik bağlarının zedelenmesiyle mi? Değerlerin hiçe sayılmasıyla mı? Yoksa hepsinin bir araya geldiği, o görünmez eşikte mi?
Sokakta yürürken insanların simalarına bir göz atın. Sürekli tartışmalar oluyor, gündem anında değişiyor, yazılı ve görsel platformlarda manşetler sert; lakin yüzlerde koca bir yük görünüyor. Bu yük, sadece geçim derdinden değil; mütemadiyen alarm halindeki hayatın yorgunluğudur. Bir bakın. Sürekli bir şey olacakmış hissi çökmüş insanların mimiklerine… Sürekli bir kaos, kriz, sorun ihtimali… Ve sürekli bir kendini savunma psikolojisi…
Tarihi realite diyor ki; krizler toplumları yormaz ve yıkmaz, krizlerin süreklilik göstermesi yorar.
Roma’nın son yüzyılında halk, yıllarca devam eden istilalar ve yağmalardan çok, sonu ne olacak ne zaman sona erecek noktasındaki belirsizlikten tükenmişti.
Osmanlı’nın 17. yüzyılında Celâli isyanlarında devletin otoritesinden ziyade toplumsal düzen duygusunun aşınmasıydı. İnsanlar, yarın ne olacağını bilememekten yorulmuştu.
Bugün de benzer bir eşikte miyiz?
Toplumsal yorgunluk en çok vicdanı sessizliğe iter. Çünkü; yorgun fertler tepki vermez, sadece dayanır. Dayanmak, bir erdem gibi görünür ama uzun sürdüğünde alışkanlığa dönüşür. Alışkanlık ise adaletsizliği sıradanlaştırır.
Bir haksızlık gördüğümüzde “Bana dokunmuyor” demek, vicdanın geri çekilmesidir.
Bir yanlışı konuşmamayı tercih etmek, huzuru korumak değil; hakikati ertelemektir.
Toplumlar bir anda çökmez. Önce hassasiyetlerini kaybeder. Sonra şaşırma duygusunu… En sonunda da umut etme cesaretini…
Asıl tehlike budur.
Çünkü umut, güzel günlerin beklentisi içinde olmak değildir; kötü günde zor zamanda doğruyu savunma iradesidir. Umut, sükut etmek değildir. Umut, "Ben varım", "Ben burdayım" diyebilmektir.
Toplumsal yorgunluk ve yılgınlıkla mücadele, sloganla-motto ile değil; minik ama şuurlu tavırlar ve davranışla başlar. Bir öğretmenin öğrencileri arasında adaleti gözetmesiyle… Bir doktorun hastalarına aynı hassasiyetle yaklaşmasıyla...Bir yetki sahibinin hakkı- hukuku öncelemesiyle…Bir gencin soru sormaktan, sorgulamaktan vazgeçmemesiyle…Bir ailenin çocuklarına korku değil, gereği kadar özgüven aşılamasıyla…
Yorgun toplumların girdiği iki yol vardır. Toplum ya içe kapanır ya da kendini yeniden inşa eder.
Yeniden inşa, büyük yeniliklerle değil; küçük dirilişlerle başlar. Vicdanların yeniden ses bulmasıyla…Yapıcı eleştirilerin düşmanlık sayılmamasıyla…Farklı düşüncenin tehdit değil, zenginlik kabul edilmesiyle…
Unutmayalım ki; toplumda gürültü arttıkça hakikat kaybolmaz, yalnızca duyulması zorlaşır. Ve hakikat, eninde sonunda sabırlı olanın yanında yer alır.
Bu yüzden belki de asıl konu, gündemin hızına takılmadan kendi iç sesimizi, vicdanımızı koruyabilmektir. Evet yorgun olabiliriz, ancak duyarsız olmak zorunda değiliz. Toplumun en büyük karakter ve gücü, yüksek sesle bağırıp çığırmak değildir. Olması gereken doğru zamanda doğru yerde dimdik durabilmesidir.
Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız:
Yorulduk diye vicdanımızı susturacak mıyız, yoksa yoruldukça daha bilinçli mi, dimdik mi olacağız?
Sorunun cevabı, geleceğin yönünü belirleyecektir.