Marlen Haushofer’ın “Duvar” romanında doğa içinde saydam, camdan duvarlar vardır. Kadın kahramanımızın yürürken göremeyip çarptığı. Duvarların ötesinde donmuş gibi hareketsiz insanlar görülür. Yalnızlığımızın ve diğer insanlarla iletişimsizliğimizin duvarları gibi düşünebiliriz bu duvarları. Sınırlandırılmış bir özgürlüğün koruyucu duvarları olarak da…
Sartre’ın “Duvar” öyküsünde İspanya İç Savaşı’nda ve rezil bir zindanda buluruz kendimizi. Yan karakterlerden biri -Juan- henüz çocuktur. “Anarşist olan erkek kardeşim Jose'dir, ben hiçbir şey yapmadım.” der. Ona bir şey sorma gereği duymazlar. “Duvarın dibinde resmini de almazlar.” Sadece bir duvarın önünde kurşuna dizerler onu.
Gözleri ağlamayı bilmese de “dinliyen duyan düşünen duvarları” vardır Attila İlhan’ın. Bir esir kampında ve yine önlerinde insanların kurşuna dizildiği. “Öyle bakmayın bu yaralar şerefli yaralar değil / ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz” diye konuşur bir duvar. Öylesine duyarlıdır bazı duvarlar.
Duvarın, gerçeği gibi mecaz olanı da yer alır hayatlarımızda. Sonuç alamadığımız kapılar, bizi duyup da duymayan insanlar vardır ki soğuk beton duvarlardır onlar.
“Efendim, belgelerden de görebileceğiniz üzere, olayın meydana geldiği tarihte ben çok uzaklardaydım.” der bir adam, örneğin. Attila İlhan’ın duvarı, “elimizden ne geldi de yapmadık” derken beriki, “Yaz kızım: Sanığın tutukluluğunun devamına…” diye konuşur.
Germiyan köyünde Nuran ablamız, eline fırça alıp duvarlara çiçek açtırmış ki herkesin dilinde. Duvarın yeşermesi ancak bu kadar oluyor. Ama kimi duvarların çatlağında bir parça gerçek yeşillik gördüğümüz de olmuyor değil. İşte, o yeşillikler bizim umudumuzdur. Ne denli büyürlerse o denli iyi!..