Bir zamanlar “Nereden buldun?” yasası vardı. Daha dün ayranın yoktu, bu tahtırevanı sana kim verdi, diye sorulurdu. Sonradan bunu kaldırdılar. “Allah yürü ya kulum dedi” yasası halen yürürlükledir fakat yürümek eylemini de koşmak ile değiştirsek yeridir.
“Bir elektronik laboratuvarı yapmıştık.” diye anlatıyor televizyoncu arkadaşım. “Yurdumuzda bir benzeri yok, her türlü övgüyü hak ediyor. Genel Müdür Yardımcısı sağ olsun, incelemeler yapmak üzere kalktı geldi. Biz heyecanla aygıtları ve işlevlerini tanıtıyoruz harıl harıl. O da güya dinlerken tavana, duvarlara, yerlere bakıyor. Neden sonra, “Bu fayansların arası niye açık, beyler?” diye sordu ve gitti…”
“Nereden buldun?” yasasına tüm zaman ve birimlerde ihtiyaç vardır. Onca düzgün, donanımlı, liyakatli insan varken “Bu vasıfsız adamları nereden buluyorsunuz?” diye de sorabilmek için. Sormamız mümkün olan her insana…
“Bir buçuk aylık evliyim. İlk hafta iyiydi, sonra hep dayak yedim...” diye anlatıyor kızımız, acıklı ahvalini. Oturup ağlayalım ama önce soralım diyorum: “Evladım, sen bu Allah’ın cezası adamı nereden buldun?”
On binlerce zeytin ağacı, ceviz, kestane, çam, kayın, meşe, gürgen… kırılıp kırılıp taşınıyor, maden alanı ilan edilen yerlerden. Ve yetmiş beş yaşındaki Hatice ana, “Benim ağaçlarım dilsizdir, ben onların diliyim.” diye sesini duyurmaya çalışıyor.
Bir bekçi koymuşlar depoya, depoda elmalar var. Bekçi elmaları çalmış, öyle yemek için falan değil, tonlarca elma. Başka birileri buğdayımızı çaldı. Ekmeğimizi, aşımızı, neşemizi, umudumuzu çalanlar var…
Sahi, hayatımıza bir şekilde giren bunca kötü insanı nereden buluyoruz? Bunca hoyratlık, şiddet, martaval, düzenbazlık, kumpas, çamur… Her geçen gün daha fazla maruz kaldığımız…