"Dualarınıza dikkat edin, gerçekleşebilirler." sözünü ciddiye alırım. Ama gördüğüm şudur: Gerçekleşmiyorlar.
Tarancı, "Her mihnet kabulüm, yeter ki / Gün eksilmesin penceremden" diye tek yanlı bir sözleşme imzalamıştı. Mihnetin dik âlâsını gördü ama penceresi de -bir daha açılmamak üzere- erkenden kapandı.
Bir dilek tut dendiğinde aklımıza önce "sağlık" geliyor. "Mutluluk" diliyoruz ardından. Bu kadarı yeterlidir ama parayı pulu ekleyen de oluyor. Bugünkü hâlimize şükretmeye de devam ediyoruz bir yandan. Bir şeyler, daha kötüye gidebilir diye. Ziya Osman gibi sayıklayıp duruyoruz o yüzden:
“Sürahide ışıl ışıl, içilecek su
Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu
Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses
Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes
Anlıyorum, birbirinden mukaddes
Alıp verdiğim her nefes…”
“Kardeşim, nefes alıyorsun ya!” diye bize çıkışıyor bir yerde şair. Fakat "Nefes almak değildir yaşamak." diye de şakıyıp duruyor içimizde bir kuş ki haklıdır. “Şu insanoğluna hiçbir şey çok değildir.” diyen Sait’e de hak veriyorsun bir yandan.
Saf ve bencileyin boydan kesat bir Urfalı da "Gayri yeter benim çektigim!" demiş bir gün. Yaradan'a daha yakın olurum düşüncesiyle Urfa Kalesi'nde bir duvara tırmanıp oturmuş, ellerini açıp dua eylemiş:
"Eşim yoh, işim yoh, aşım yoh. Allah'ım biye para ver, mal ver, kari ver..."
Derken fırtına çıkmış, sanki bir el Urfalıyı duvardan aşağı itmiş. Fukara, düştüğü yerden ağrı sızı içinde kalkmaya çalışırken sitem etmiş:
"Kurbanam siye! Vermisen verme! Niye aşağı iteklisen?.."
Yıllarca “Hak, hukuk, adalet” dileyen insanlar da eskiyi bile arar hâle gelince fıkradaki fukara gibi söylenir oldular gayri:
"Vermisen verme, efendi! Niye aşağı iteklisen?.."