Mehmet Şal
Eğilmeyenlerin zaferi
İnsanın kendini bulma ve olgunlaşma serüveni, ekseriyetle dış dünyanın vahşi iklimine karşı verilen bir direniş öyküsüdür. Bugün insanı insan yapan değerler amansız bir kuşatma altında. Sokaktan sosyal hayatın kılcal damarlarına kadar bu kuşatma aşikâr değil mi? Haset, kıskançlık, değersizleştirme, ötekileştirme; her köşe başını tutmuş yalakalıklar, dalkavukluklar, devasa egolar, ayak oyunları… Her tarafımızı saran toplumsal kokuşmuşlukla burun buruna yaşıyoruz.
Böyle bir ortamda akıntıya karşı kürek çekmek, ferdî çıkarların korunduğu bir düzende “önce ahlak, etik” diyebilmek şüphesiz ki modern zamanların en ağır yüküdür. Lakin asıl mesele, her şeye rağmen kimlik ve karakterle yolu yürüyebilmektir.
Toplumsal bozulmanın en büyük tuzağı, şahısları kendi girdabına çekmesidir. “Ortam böyle, herkes yolunu buluyor, dünyayı ben mi kurtaracağım, bu devran böyle geldi böyle gider, milletin en akıllısı sen misin?” gibi cümleler; ruhun ve zihniyetin teslim bayrağını çekmesidir. Bu yozlaşmanın panzehiri, onun gibi olmak değil; onun karşısında onurla dik durabilmektir.
Karakter, fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun köklerine sadık kalan asırlık bir çınarın duruşudur. Yoksa rüzgârın estiği yöne doğru eğilen bir esneklik değildir. Kırk çeşit ayak oyunuyla yükselenlerin, yalakalıkla makam devşiren dalkavuklukların ve şahsi menfaati için en yakınını dahi harcamaktan imtina etmeyenlerin kazandığı zannedilen bu çakma, sahte başarılar; geçmişin derin çöplüğünde unutulmaya mahkûmdur. Tarih ve insanlığın hafızası, dönemsel yalakaları değil; her durumda dik durmayı başarabilen omurgalı, karakterli şahsiyetleri kaydeder.
Şu cümle sizce ne anlam taşır: “Bir kişinin karakteri, onu hiç kimsenin izlemediği zamanlarda ne yaptığı ile ölçülür.”
Kendi hikâyesini yazanlar kimlerdir bilir misiniz? Doğru yolda yürüyen bir insanın dışlanması, ötekileştirilmesi onun için bir ceza değildir. Aksine bu durum, kişinin o kirliliğe ait olmadığının en açık ve somut nişanesidir. Çürümüş, kokuşmuş sürüden ayrılmayı göze alan cesur ve karakterli insan, kendi hikâyesini yazandır.
İnsanın bu hayattaki en büyük mücadelesi, aynaya baktığında gözlerini kaçırmadan kendisini seyredebilmesidir. Menfaat uğruna bükülen boyunlar, egoların tatmini için harcanan emekler ve dalaverelerle örülen başarılar sahibine geçici bir konfor sağlayabilir. Ancak hiçbir konfor, satılmış bir vicdanın sızısını dindiremez. Çünkü aynaya baktığında gözlerini kaçırmadan kendini seyredememek, işte o vicdanın sızısıdır. Mesele, o aynadaki yüzü koruyabilmektir.
Birey olarak ayakta kalmak; hasede, kıskançlığa, yalakalığa ve ayak oyunlarına karşı yalnızca üreterek, işine odaklanarak, liyakat ve emeğe saygı duyarak, şeffaflıkla ve dürüstlükle mücadele etmektir.
Bir toplumda çürümüşlük ve kokuşmuşluk ne kadar fazla olursa olsun, bir insanın karakteri onun sığınağı, korunağıdır. Bir insan kimlik sahibi olmak ve karakterini korumak istiyorsa bedel ödemeyi göze alabilmelidir. Yeri gelir yalnız kalırsınız, yeri gelir hakkınız teslim edilmez, yeri gelir dışlanırsınız. Lakin unutulan şudur: Karakter; parayla, mal mülkle, makamla satın alınamayan ve entrikalarla yıkılamayan yegâne görünmez kaledir.
Bütün olumsuzluk iklimine rağmen içindeki o saf ışığı koruyan, karakterinden ödün vermeyen, eğilmeyen; aynaya baktığında gözlerini kaçırmadan kendisini seyreden o insan, aslında toplumun kurtuluş umududur.
Zira zifiri karanlığın en koyu anında yalnızca tek bir mumun yanması bile tüm karanlığa meydan okumaya yeter. Öyleyse hayatı bir menfaat yarışı değil, bir onur yolculuğu olarak görmek gerekmez mi?

