Bir ülkenin sorunları büyüyebilir. İktisadi yaşam daralabilir, siyaset sertleşebilir, adalet sürekli gündem olabilir, eğitim tartışılabilir, toplumsal kırılmalar yaşanabilir, yaşam çileye dönüşebilir. Bunların tümü geçmişte defalarca yaşandı. Bu noktada, mesele sorunların büyümesi değil; insanların küçülmesidir.
Sokakta yürüyenlerin yüzünde zihinsel yorgunluk, tükenmişlik var. Eskiden insanlar zon anlarda daha çok konuşur, tartışır, çözüm arardı. Şimdi ise insanlar susmayı tercih ediyor. Çünkü, konuşmanın bir şeyi değiştirmeyeceğine dair derin bir inanç oluşuyor. Haklı olmanın bir anlamı kalmadığını düşünüyor. Daha da önemlisi insanlar buna yavaş yavaş alışıyor.
Lakin, alışmak bir milletin başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir. Bir toplumun yaşanan tüm olumsuzluklara alışması. Bu da yetmeyip bunları sorgulamayı ve sorgulayanı yadırgaması.
Eskiden bir haksızlığa ses yükselten birey, bugün bana dokunmasın da gerisi ne olursa olsun diyorsa; bu yalnızca bireysel bir tercih değil, toplumsal bir çürümenin emaresidir. Toplum ortak reflekslerin bütünüdür. Bu refleksler zayıfladığında, geriye her insanın bireysel hayatta kalma çabası kalır.
Şöyle bir bakın. Herkes kendi küçük dünyasına çekilmiş durumda. İnsanlar büyük sorunlarla ilgilenmek istemiyor.
Neden? Çünkü büyük meseleler büyük sorumluluk gerektirir. Artık insanlar kendi hayatını kurtarmanın peşinde. Bu da insanları toplum olmaktan çıkartır, aynı mekanda yaşayan yalnız bireyler haline getirir.
Sorunlar büyüyor, çünkü; onları büyüten sistemler, yapılar ve ihmaller devam ediyor. Ama bu sorunlara karşı duracak cesareti, sabrı ve inancı yitiriyor.
Bugün ihtiyaç yeni sistem değil, yeni bir duruştur. Belki daha net bir şekilde ayakta durmaktır. Küçülmemek, eğilmemek, alışmamaktır. Aksi takdirde toplum, sorunları nedeniyle değil; sorunlar karşısında küçüldüğü zaman kaybeder.