Zühtü Akyıldız
Acı Patlıcan
Acı patlıcan mı olduk yoksa?
Sıkıntı ve acı çekmeye alışmak anlamında kullandığımız “Acı patlıcanı kırağı çalmaz” Atasözü, uzun zamandan beri, “Bize bir şey olmaz” ifadesiyle günlük kullanıma girmiş durumda.
Dilimize yapıştırdığımız bu ifadeyi ne yazık ki tutumumuza da aynı sıklıkta ve aynı ölçüde almış durumdayız.
50’li yıllarda başlayıp 60 ve 70’li yıllarda zirveye çıkan vita yağı ve süt tozu kullanımı aslında bir tercih değil dayatmaydı. Bu dayatmanın mimarları; bize “Bize bir şey olmaz” aymazlığını da öğrettiler. Öyle ya, vita, kadim Latincede yaşam, Türkçede vitamin sözcüğünün kaynağı olarak görülüyordu. Daha ne olsun, evimizdeki tereyağını ve zeytin yağını değil vita yağını, Anadolu ırkı sarıkızın sütünü değil, Amerika menşeli süttozunu tüketmeliydik, tükettik.
Araya giren sağ-sol çatışmalı dönemlerde buralara zaten hiç bakılmadı. Bakmaya çalışanlar da dışlandı, görmezden gelindi. Derken 80 ihtilali…
Dayatmalara, yönlendirmelere, kandırmalara, dolayısıyla, bize bir şey olmaz yalanına devam. Bu akıl almaz yöneliş; Türk tarım ve hayvancılığının en parlak seviyeye çıkabileceği zamanlarda gerçekleşti üstelik.
İyi de biz acı patlıcan değildik ki, dolayısıyla çok şeyler oldu bize çok.
Bu “Yağlı dönemden”, kendi Milli yağlarımıza ve sütümüze geçişimiz oldukça sancılı oldu ve çok uzun zaman aldı. İşte o arada bize olanlara dair araştırmalar yapılıp, istatistikler oluşturuldu mu?
Bildiğim kadarıyla döneme dair sağlık araştırmaları ve istatistik bilgileri oldukça yetersiz. Bu yağlı dönemin toplumumuzda sosyo psikolojik travmalar yaratmış mıdır? Tarım ve hayvancılığımız üzerinde ne gibi yıkımlar oluşturmuştur? Bu ve benzeri başlıklara dair etraflı bir çalışma var mıdır? Yoksa “Bize Bir şey olmaz” ezberi bu çalışmaları gereksiz mi kılıyor?
Derken, 1986 Çernobil faciasına gelindi. Çayımıza, fındığımıza, mısırımıza, lahanamıza, suyumuza, toprağımıza kısaca hiçbir tarafımıza hiçbir şey olmamıştı. Yani yanı başımızdaki radyasyon depremi her nasıl olduysa bizi teğet geçmişti. Bilim çevreleri bile facianın yarattığı yıkımın boyutunu hesaplayamazken ve etkilerinin yıllarca süreceği öngörülürken, dönemin Tarım Bakanı ekranlarda çay içme pozu vererek bize bir şey olmayacağını en üst seviyeden açıklıyordu.
Çok şükür yine bir şey olmadan kurtulmuştuk.
Çernobil, bize bir şey yapamadığına göre, fabrika sızıntılarının, kimyasal atıkların, Dil ovası faciasının, baştan başa fabrikalarla donatılmış İzmit Körfez’inin, sanayiye boğduğumuz Bursa Ovası’nın, filtresiz termik santrallerin, zehir püsküren fabrika bacalarının, kaçak kömür ocaklarının, ortalığa saçılan siyanürlerin…ve benzeri gibi kontrolsüz, denetimsiz ve tamamen rant amaçlı kaçakların bize bir şey yapması elbette söz konusu olamazdı.
Kaz Dağlarından, İliç’e akan siyanürler bir olumsuzluğa yol açmadığına göre, Araklı-Karadere Vadisinin doruklarında yer alan Erikli ’de aynı yöntemlerle altın arama izninin verilmesi bizi hiç endişelendirmemeliydi. Vadinin bu girişimden olumsuz etkilenmeyeceği açıktı. Zira Araklı’daki çöp fabrikasının çevreye zarar vermemmiş olması, bu yeni hamlenin de masum bir girişim olduğunu ortaya koyuyordu zaten.
Son tahlilde, ülkemiz domates başta olmak üzere, birçok tarımsal ihraç ürününde şok üstüne şok yaşıyor. Alıcı olan ülkeler; pestisit, aflatoksin ve Salmonella gibi sağlığı tehdit eden tarım ilaçları artıklarını ve bakterileri gerekçe göstererek ürünleri geri gönderdiler. Bu ürünler arasında asma yaprağı, susam, limon ve fıstık gibi ürünlerin de yer alması şaşırtıcı olmuştu doğrusu.
Bu ürünler zayi olmamalıydı elbet!
İç piyasa ne güne duruyor, o halde; bir şey olmayacak olanlara, sağlıklı tüketimler diyerek noktayı koyalım.
Kanser vakalarının grip gibi salgın boyutuna ulaşması, çağın hastalıkları diye tanımlanan bütün sağlık yıkımlarının yaygın bir şekilde ülkemizde konuşlanması bir kader midir acaba?
Sahi biz gerçekten acı patlıcan mıyız?

