Bol gelirli insanların kolayca talep ettiği, dar gelirli insanların kolayca hayal ettiği pahalı nesnelere ve yaşantılara "lüks" diyoruz. Lüksü satın almak insana mutluluk veriyor. (Pahalı bir kazak almıştım, oradan biliyorum.) İnsan ne denli yüksek öderse o denli yüksek bir topluluğa ait olduğunu hissediyor.
Lüks nesneler zamana ve topluma göre değişkenlik gösteriyor.
Bugün basit bir nesne olan düğme bir zamanlar lükstü. Orta Çağ’da çok düğmeli kıyafetler zenginlik göstergesiydi. İnsanın, “Ayna, ayna, söyle bana…” diyebilmesi de zordu bir zamanlar. Sıradan insanlar suya veya birtakım parlak metallere bakıp kendi suratlarını görmeye çalışırken 16. yüzyılda Venediklilerin ürettiği cam aynalara sen ben sahip olamazdık. Köylünün taşta, tahtada, hasırda oturduğu zamanlarda minderde oturmak ayrıcalıktı. Varlıklı insanların, nazik bedenlerini konduracakları yumuşak ve kalın minderleri olurdu. Osmanlıda minder ve yastık, zenginlerin hediyeleşmek için kullandığı lüks eşyalardandı.
Eşekten ata geçmenin, atlı araba edinmenin insana statü kazandırdığı zamanlar da çok eski değil. Atlı arabayla seyahate çıkabilmek de üst sınıftan insanlara özgüydü.
Bugün de atlı veya atsız arabayla gezintiye çıkmak lükstür. Ailecek millî park alanlarına girmenin, lokantada yemek yemenin, tiyatro izlemenin de lüks olduğunu görüyoruz.
İşitme cihazının, protez bacağın, hasta karyolasının lüks olamayacağını anlatmaya çalışıyor insanlar. Ama nitelikli sağlık hizmeti gibi sağlıklı beslenme de sanki “lüküs hayat”a özgüdür. Fıstığın, kirazın, zeytinyağının, balığın ve etin sınıf atladığını gördük.
"Açın camları, doğalgaz bedava!" diye müjde verilmişti, arkası gelmedi. Görüyoruz ki ısınmak da lükse giriyor. Çoluk çocuk sahibi olmak da lüks, üniversitede çocuk okutmak da öyle. Güvenilir insan bulabilmek, iyilik yapabilmek, eve misafir çağırabilmek, doya doya gülebilmek, sokağa çıkabilmek, eceliyle ölebilmek...