Orhan Kemal'in "Uyku" öyküsünde, çift vardiya yapmak zorunda kalan işçi çocukların sağda solda uyuyakaldıklarını okuruz. Tuvalet tahtasının üzerinde sızan Sami, Celal Usta'ya yakalanınca ağlamaya başlar. Oysa gülüp oynama çağıdır Samilerin, Nurilerin. Oyunlarla mutlu olur, oynayarak gelişir çocuklar.
Sokakta arkadaşlarla, evde ailecek oynanacak pek çok oyun vardır çocuklar için. Minder kapmaca, sessiz sinema, hikâye tamamlama dâhil; "ellerine telefon verin, saatlerce oynasınlar" hariç...
"Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor…" dediği gibi Edip Cansever'in, yetişkinler için de olmazsa olmazlardan biridir oyun. Hamam böceği yarışından deve güreşine, acı biber yeme yarışmasından kaşık oyununa kadar. Ve tanımları farklı olsa dahi uzuneşek de oyundur, ayaktopu da.
Yaşamımıza renk katan ögelerin başında geliyor oyun. Öyle ki karantina zamanı evlerinde oturması gereken insanlar; hastalık, ölüm demeyip oyun için kahvehaneleri doldurdular. 27 yıl hapis cezası almış adam, kafadarlarıyla okey oynarken yakalandı. Soymak için girdiği evde kendini bilgisayar oyununa kaptıran hırsız bu yüzden enselendi. Arkadaşlarıyla iki saat batak ya da ellibir oynamaya gidebilmek için eşine kıvrana kıvrana yalanlar söyleyen arkadaşlarımızdan da biliyoruz ki yetişkinlerin de mutluluk kaynağıdır oyun.
Eski zamanda hokkabaz oyunlarının, tiyatroların, matador gösterilerinin tatmin edemediği iktidar sahipleri; arenalarda, şurada burada insanları ölümüne dövüştürerek eğlenirlerdi oyun niyetine. Bugün de zalimlerin sinsi ve vicdansız birtakım eylemlerini "oyun oynamak" diye adlandırıyoruz.
Masum insanlara oyun oynayanlara, birilerini oyuna getirenlere, oyun dışı bırakanlara, ateşle oynayanlara insan hayatının oyuncak olmadığını hatırlatmalı. Bir de kirli oyunların er geç bozulacağını, geriye utancın ve ağır günahların kalacağını...