Düşünün ki iki arkadaş susuz, yeşilsiz, boş bir arazide oturmuş, sohbet ediyor.
"Gidelim buralardan." diyor biri.
"Gitmesine gidelim de oğlum, buraları çok özleriz." diyor öteki. Bir çöl parçasında otururlarken...
Özlemenin bir çeşidi, Rıza Tevfik'in sürgünlüğünden kalan dizelerle, "Uçun kuşlar uçun doğduğum yere / Şimdi dağlarında mor sümbül vardır" diye özetlenebilir. Adına "yurtsama" demişler.
Özlemenin bir çeşidi, geçmişi özlemedir ki buna da "dünseme" diyelim. Çünkü susama gibi bir şeydir özleme. Ziya Osman'ın, "Sizleri görüyorum bahçemizdeki çamlar / Bütün gün gölgesinde oynadığım dost badem / Derken dallardan, ılık, iniveren akşamlar / Evine dönen babam, camda bekliyen annem" dediği.
Kaybettiklerini de özlersin deli gibi. Uzaktaki sevdiklerin burnunda tüter. Dost sohbetlerini, annenin yemeklerini, evini, yatağını, güneşi, yağmuru, toprak kokusunu, kır çiçeklerini, kelebekleri... Issız adaya düşen bizim uşak gibi, mısır ekmeğini...
Adaleti özler mi insan, bir hukuk devletinde?
"Ailemi, dostlarımı, sokakta yürüyebilmeyi, ofise gelmeyi... ama hepsinden çok adaleti özledim." diyor, özgürlüğü elinden alınmış bir gazeteci.
Sade gazeteciler olsa iyi. Çoktandır adaleti özlüyor kanadı kırık serçeler, ana kuzuları, bin gemle bağlı atlar...
Sinsi, entrikacı, takiyeci, kötü insanlar sarmışken dört bir yanımızı, sert rüzgârların önüne düşüp o masal ülkesine göçen "özü sözü bir" iyi insanları da çok özlüyoruz.
Ve geçmiş güzel günler gibi gelecek günlere de özlem duyabiliyor insan. Fikret gibi, "Evet, sabah olacaktır, sabah olur geceler / Sürmez bu karanlık, sürmez kıyamete dek" dememiz bundandır.