Ramazan gelince aklımıza iftar sofraları geliyor, sahur telaşı geliyor. Ama bir durup düşünsek… Gerçekten mesele sadece aç kalmak mı? Bu ay bize sadece sabrı mı öğretiyor, yoksa daha derin bir şeyi mi hatırlatıyor?
Ramazan aslında sadece mideyi aç bırakmak değil. Belki de en çok kendimizle baş başa kaldığımız zaman. Gün içinde açlıkla, susuzlukla sınanıyoruz ama asıl yüzleşme içeride yaşanıyor. Çünkü bu ay, sadece sofrayı büyütme ayı değil; kalbi büyütme ayı.
Oruç dediğimiz şey sadece aç kalmak mı gerçekten? Gün boyu susuz kalıyoruz ama haksızlık karşısında susuyorsak, o zaman neyi tutuyoruz? Belki de asıl mesele açlığı hissetmek değil, açlığı görmemek.
Bir de şu gerçek var… Aynı şehirde yaşıyoruz. Aynı ezan sesiyle güne başlıyoruz. Ama herkes aynı hayatı yaşamıyor. Aynı sofraya oturmuyor. Aynı imkânlara sahip değil.
Bu sadece ekonomi meselesi mi? Sadece pahalılık mı? Yoksa daha derinde bir yerde başka bir şey mi var?
“Orada mesele sadece ekonomi değildir.
Orada mesele sadece pahalılık değildir.
Orada bir vicdan imtihanı vardır.”
İftar sofrasından kalkarken midemiz doyuyor olabilir. Ama asıl soru şu: Vicdanımız ne durumda?
Eğer bu şehirde bir çocuk hâlâ çöpten meyve seçiyorsa…
Bir baba ekmek alamadığını fısıldıyorsa…
Bir anne pazarda yarım kilo ile hesap yapıyorsa…
O zaman en zengin iftar bile eksik değil mi?
Sonuçta mesele aslında çok basit ama bir o kadar da ağır: Ramazan tokların şenliğine dönüşmemeli. Çünkü o zaman açların duası göğe değil, içimize düşer.
Ve belki de cevap hâlâ aynı yerde duruyor:
Ramazan’da aç kalan mide mi…
Yoksa vicdan mı?