Türkiye'nin stratejisi

Coğrafya çoğunlukla  hafızayla okunur. Türkiye’nin dış politikasını anlamak için bugünün kriz başlıklarına bakmak yetmez; geçmişin inançlarına, mitlerine, sembollerine de kulak vermek gerekir. Çünkü bu topraklarda siyaset yalnızca strateji değildir; aynı zamanda fikir ve anlam üretme sanatıdır.

Son dönemde Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya uzanan çizgi üzerinde küresel güçler yeniden konumlanıyor ve pozisyon alıyor. Enerji hatları, nadir elementler, ticaret yolları, savunma teknolojileri, lojistik fırsatlar… Tümü somut realite. Fakat; bir de perde arkası görünmeyen katman var. Kimlikler, etnisiteler, tarih bilgiler ve olgular, dinsel motifler, mitolojik, mistik anlayışlar, ezoterik semboller üzerinden kurulan psikolojik üstünlük mücadelesi sahası...

Yüzyıllardır güç merkezleri sadece askeri ve iktisadi araçlarla değil, kutsal anlatılarla da hareket etti. Mesela Orta Çağ’da Haçlı Seferlerinin ruhu buna net örnek değil midir?Bugün ise bu kutsal dil, semboller ve anlayış daha sofistike bir hâl almadı mı? Bazen "medeniyet", bazen "demokrasi", bazen "vaat edilmiş topraklar", bazen "kader" cümleleri ile karşımıza çıktı.

Mesela Yahudi mistik metinlerinden biri "Zohar" üzerinden şekillenen "Kabala öğretisi", tarih boyunca sadece bir din sistemi değil; simgesel bir kainat tasarımı olarak da değerlendirildi. Kabala’nın odağında yer alan "Sefirot" ağacı, kainatı düzenleyen, inşa eden ilahi bir dengeyi temsil eder. Bu denge zihniyeti, modern dönemde bazı çevreler tarafından jeopolitik okumalarla ilişkilendirilmiş; bazı çevreler tarafından jeoteolojik tasavvur edilmiştir. Hatta bazı dönemlere egzotik ve abartılı komplo teorilerine konu edilmiştir.

Ancak çoğu kez dinsel mitler ve egzotik semboller ile devlet politikalarını birebir özdeşleştirmek, gerçekliği gölgeleyen bir sonuç doğurur. Tarihi gerçekler diyor ki; devletler menfaatleri ile hareket eder, mistizim, egzotik simgeler devletin çıkarına meşruiyet kazandırma zeminini hazırlar.

Osmanlı tarihinde de buna benzer örnek verilebilecek sembolik dil vardı. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sonunda halifeliği devralması, yalnızca siyasi bir hamle değildi. Aynı zamanda dini sembol üzerinden İslam dünyası liderliği için meşruiyet üretme stratejisiydi. Lakin; aynı Osmanlı Devleti, Avrupa güçleriyle ittifak kurarken (Fransa) mezhepsel farklılıkları (Protestan) ikinci plana atabiliyordu. Buradan hareket denilebilir ki; dini söylem ile reel politika her zaman birebir örtüşmüyordu.

Orta Doğu’da bugün dini kimlikler üzerinden yürüyen söylemler, enerji ve güvenlik siyasetinin gölgesinde şekilleniyor. İsrail-Filistin sorununda tarihsel ve dinsel referanslar yoğun biçimde kullanılmıyor mu? Halbuki Doğu Akdeniz’de doğal gaz rezervleri, lojistik ağ güvenliği, enerji hatların güvenliğinin sağlanması gibi konular daha belirleyici bir unsur değil mi? Mit ile gerçek arasındaki fark, diplomasinin soğukkanlı yürütülmesiyle ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin realitesi ise daha yalındır.
Bir tarafta NATO üyeliği var. Batı ile geriye dönük köklü kurumsal bağlar var. Öte tarafta Rusya ile enerji alanında iş birlikleri var. Ayn anda diğer tarafta Türk dünyasıyla etnik,  kültürel enerji  alanında yakınlık var. Hepsi bir yana Orta Doğu’daki karmaşık dengeler üzerinden hareket etmeyi sağlayacak bir  tablo var. Bu yüzden Türkiye romantik değil, pragmatik hareket etmek durumundadır.

Türkiye’nin denge stratejisi; ne mistik bir anlatıya ne kaderci anlatıya ne egzotik anlatıya ne de tek yönlü bir ideolojik rotaya, eksene dayanamaz. Ancak kendi dışındakilerin zihinleri, mitleri, ezoterik kabalacı mistik poitikaları bilmek, anlamak, yorumlamak zorundadır. Bu sayede öncelikle bölgesel güç rekabetinde manevra alanını koruyabilmelidir. Herkesin bilmesi gereken şudur: "Çok kutuplu küresel sistemde taraf olmak kolay; aynı anda konuşabilen aktör olmak zordur."

Dinsel kökenli mitler toplumları mobilize edebilir; lakin devletleri ayakta tutan şey ölçülü hesap kitap, uzun vadeli enerji arzı, güvenli ticaret yolları, iç ve dış güvenlik mimarisidir. Bu itibarla Türkiye’nin dış politikası, sembollerin değil; somut çıkarların terazisinde şekillenir.

"Belki de en büyük denge, inanç ile gerçeklik arasındaki dengedir. Mitler hafızayı besler, strateji ise geleceği kurar."

Türkiye’nin imtihanı, geçmişin sembollerini inkâr etmeyerek; ancak günümüz jeopolitiğini ince hesap ve soğukkanlılıkla okuyarak ilerleyebilecek akıldan geçmektedir. Çünkü; bu coğrafyada ayakta kalmak, ne sadece güce ne de sadece inanca yaslanmakla mümkündür. Onun için denge, burada bir tercih değil; varoluş biçimidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan Trabzon Haber ve diğer kategorilerdeki haberlerdeki yorumlar onaylanmamaktadır.
Mehmet Şal Arşivi

Anormalliği normalleştirme

09 Şubat 2026 Pazartesi 14:44

Geçmişle barışmak

02 Şubat 2026 Pazartesi 09:42

Güven Çökerse

19 Ocak 2026 Pazartesi 12:58

Dünden Yarına:"Ankara"

06 Ocak 2026 Salı 10:56

Büyük Oyun: Orta Asya

24 Aralık 2025 Çarşamba 12:35

İnsan Kalitesinde Çöküş

15 Aralık 2025 Pazartesi 09:54

Geçmişten geleceğe: Merkezi bakış

10 Aralık 2025 Çarşamba 11:07

BAĞIMLILIK ÇORAKLAŞAN ZİHİNLER

01 Aralık 2025 Pazartesi 11:35