Dışarıdan bir şeyi başaran kişiye bakıldığında genellikle sadece görünen o ana göre yargılanır. Fakat o ana gelene kadar yaşanan zorluklar, engeller, kaygılar, hayal kırıkları gibi durumlar görünmezdir. Toplumdaki bireylerin “başardı” dediği noktaya gelene kadar geçen kritik anlar, çoğu defa oluşan tekrarlar, hayal kırıklıkları ve kaygılı düşüncelerle doludur. Asıl ilerleme, kişinin tek başına kaldığı zamanda attığı adımlarla sessizce büyür.
Çok çalışmak yalnızca bir o kadar zaman ayırmak demek değildir. Aksine yorulduğunda bile sonuna gelene kadar sürdürebilmektir. İnsanın kendi içerisinde verdiği savaşla, çevresinde bulunan kişilerin beklentisiyle ve bazen de 'ne olursa olsun' duygusuyla mücadele etmesidir. Bu manidar mücadele, yorulup yine de devam edenlerin, düşüp kalkmayı öğrenenlerin, sessizce güçlenenlerin hikayesi. Çünkü başarı, zor olan şeylerin alışkanlık haline getirilmesiyle oluşur.
Acımasız hayatın belki de en öğretici tarafı tam da buradadır: Kişinin düştüğü anlar çoğu zaman ilerlemenin parçasıdır. Çünkü her düşüşün de bir yükselişi vardır. Bu düşüşler bizlere her seferinde biraz daha dayanıklı olmayı, bir o kadar da sabretmeyi öğrenir. Bugün belki de bir anlamı olmayabilecek çabalar, yarın için birikmiş güç olarak geri döner. Bu yüzden emek, hemen görünmez ama asla kaybolmaz. Aslında her bir emek kişide karaktere deneyime sonsuz bir özgüvene dönüşür.
Başarı geldiğinde ise geriye dönüp bakıldığında görülen şey tek sadece bir an değil, başarıya giden yolda atılan adımlardır. Adımların küçük ama bir o kadar da istikrarlı olduğu, yorgunluğun pes etmeye dönüşmediği anlamlı yürüyüş… O yürüyüşün en değerli yanı, insanın yalnızca hedefe ulaşması değil, o yolda bambaşka bir kimliğe bürünebilmesidir. Çünkü gerçek zafer, en çok da vazgeçmeyenlerin içinde büyüyendir.