"Aç sefil yaşadı, değeri öldükten sonra anlaşıldı" konulu binlerce yazı var. Van Gogh sağlığında sadece bir resim satabilmiş, Modigliani tek sergi açabilmiş, Kafka tek bir kitabını yayımlatabilmiş, Bukowski aç susuz kalmış, çok da dayak yemiş, 3 dolarlık ev kirasını ödeyemeyen Poe'nun el yazmaları sonradan 10 bin dolara satılmış falan...
Değeri yaşarken bilinenler de var. Çok takdir görmüşler, ünleri dalga dalga yayılmış. Fakat "ölüm" denen canlı, onlarla aramıza kalın duvarlar ördükten sonra "nal sesleri sönüyor perde perde." Şimdi yüzlerce değerli yazar, şair sayabilirim ki hemen hiç kimse onların yapıtlarına el sürmez. Kapağı açılmayan küflü sandıklar içindeki göz nuru iğne oyaları gibi boynu bükük durur değerli kitapları.
Elbette "öksüzlerini" yalnız bırakmadığımız sanatçılar da var, en azından bir süreliğine. Ama isterse "sonsuz" gibi "belirli" bir süre olsun bu. "Kırmızı yanaklı elmalar bıraktı giderken ardında. Sen ben fâniyiz; ölür bu kuşlar, ağaçlar ve rüzgâr. Lakin usta hiç ölmeyecek…” dedikten sonra bir düşünürsün: Ama gülünç ve çok saçma! Beyaz bulutların gelip dallarına konduğunu kendisi hiç bilmeyecek...
Konunun özü budur.
Uşaklıgil'in yaşamının "Kırk Yıl"ını okurken geldi bunlar aklıma. Kültür ve edebiyat macerasındaki heyecan dolu günleri, uçup giden zamanları kurmaca tadında anlatmış üstat. Basılan ilk kitap, sansürlenen metinler, alevli tartışmalar, İzmir'de Türkçe bir gazete (Hizmet) çıkarma çabası, iki küçük odayı hemen her gün dolduran ziyaretçiler, dostlar, akrabalar, türlü türlü insanlar... Şimdi onların hiçbiri yok ama elimizde bu satırlar var. Peki, kaçımızın elinde?.. Ve bunun Halit Ziya'ya ne faydası var?..
Yok elbette, bilmez miyiz? Fakat o "yoklara karışma" korkusu var ya, onun yüzünden çırpınıp duruyor insan. Bütün o piramitler, görkemli gömütler, Tac Mahaller, Orhun Anıtları, devasa heykeller hep onun yüzünden...