Bir şiirinde Mehmed Kemal, yurdumun yoksul evlerinin birinden ve "evdeki kanaatkâr"dan söz eder:
“Bir tencere kaynar ocakta / Et mi kaynar dert mi kaynar / Bilinmez
Bir adam gezer sokaklarda / İşi var mı gücü var mı / Sorulmaz
Ekmek umar aş umar evdeki / Bulunsa da bulunmasa da / Darılmaz..."
Yetmiş yıldan fazla oldu bu dizeler yazılalı. Hâlâ işsizler, yoksullar doldurur sokakları ve hâlâ dert kaynar evlerinde, tencerelerinde.
Yoksulluk denince benim aklıma ev gelir önce. Bacası tütsün diye içinde bir kadının çırpınıp durduğu... Kimselerin görmesinin istenmediği bir ev... Oysa yoksulluk, varsılların ve yoksulluğu yok etmeye çalışmayanların utanması gereken bir durum...
Hoca'mız hocadır ama yoksuldur aynı zamanda. Bir gün evine mollalar konuk olur, yemek vaktidir. "Efendi, evde ne yağ ne pirinç ne de ocakta yakacak odun var." der karısı. Hoca çaresiz, eline bir tencere ve birkaç tas alıp konukların yanına gider. "Efendiler, kusura bakmayın." der. "Evde yağ, pirinç, odun olsaydı aha bu tencerede pişirip şu taslarla size ikram edecektim..."
Yoksul evleri dünyanın her yerinde birbirine benzer. Arap fıkra kahramanı Cuha, henüz çocukken bir gün önlerinden bir cenaze geçer. "Bu adam nereye gidiyor, baba?" diye sorar merakla. "Şimdi bunu sana nasıl anlatayım, yavrum?" der babası. "Bunun gittiği yerde ne yemek var, ne içmek var, ne giymek var..." Cuha şaşkınlıkla sorar: "Yani bizim eve mi gidiyor, baba?.."
Fıkralar abartır elbette ama hayatımız da fıkralara benzemeye başladı. Ülke ekonomisi 20 çeyrektir büyüyor diye yazmış bir gazete. Öte yandan, üç ay önceki bir rapora göre yurttaşlarımızın 17,8 milyonu en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak durumda...