Savaş denildiğinde aklımıza önce cepheler, silahlar, harap olmuş şehirler geliyor. Oysa savaşın asıl yıkımı çoğu zaman gözle görünmeyen yerde, insanların iç dünyasında yaşanıyor. Ve ne yazık ki bu yıkımdan en çok etkilenenler çocuklar oluyor.
Savaş sadece çatışma bölgelerinde yaşayanları etkilemiyor. O görüntüleri televizyonlardan izleyen, sosyal medyada takip eden, konuşmalara kulak misafiri olan herkes bir şekilde bu sürecin içine çekiliyor. Çatışmanın ortasında olanlar, yaralananlar, yakınlarını kaybedenler elbette ağır bir bedel ödüyor. Ama uzmanların da altını çizdiği gibi, kilometrelerce uzakta olmak insanı bu duygusal yükten tamamen kurtarmıyor.
Çünkü savaş; tehdit algısını, belirsizliği ve empatiyi aynı anda büyütüyor. “Ya bize de olursa?” sorusu, özellikle çocukların zihninde çok daha büyük bir yer kaplıyor.
Yetişkinler için bile anlamlandırması zor olan bir süreci çocuklardan sağlıklı şekilde kavramalarını beklemek ne kadar mümkün? Savaş, güvenlik duygusunu sarsıyor. Hayatın kontrol edilebilir olduğu inancını zedeliyor. Çocuklar ise zaten dünyayı büyük ölçüde yetişkinlerin rehberliğinde anlamlandırıyor. Güvende olduklarını, korunacaklarını anne-babalarının tavrından hissediyorlar.
Peki çocuklar nasıl etkileniyor?
Bu noktada en büyük görev ailelere ve eğitimcilere düşüyor. Çocuklara yaşlarına uygun, gerçekçi ama panik yaratmayan bilgiler vermek gerekiyor. En önemlisi de onların duygularını küçümsememek. “Abartıyorsun” demek yerine, “Korkmuş olman çok normal” diyebilmek büyük fark yaratıyor.
Yaşananları yok saymak yerine, çocukları dinlemek… Konuşmalarına alan açmak… Duygularının doğal olduğunu hissettirmek… Ve şu an için güvende olduklarını açıkça ifade etmek…
Savaşın kazananı yok derler. Belki de en doğru ifade şu: Savaşın en büyük kaybedenleri çocuklardır. Çünkü onların dünyasında güven duygusu sarsıldığında, bu iz bazen yıllarca silinmiyor.