Gardiyan, idam mahkûmunu giderayak tembihliyor:
"Birlikte epey zaman geçirdik. Sana hiç kötü davranmadım. Şimdi senden bir ricam var: Son arzun nedir diye sorduklarında beni gösterip, şu adamın maaşına güzel bir zam yapılmasını istiyorum, der misin?..”
"Herkesin bir derdi olur, değirmencininki de su" demişler. Çömlekçinin derdi çamur, fırıncının derdi hamur... Bunlar olağan dertler.
Eugenie Grande romanını yazdığı sıralarda, bir mecliste ciddi bir konu tartışılırken Balzac'ın ayağa fırlayıp, "Gerçeğe dönelim beyler! Öjeni Grande kiminle evlenecek?" diye bağırdığı bilinir. Kalem erbabının derdi de pek büyüktür.
Kişioğlunun dertleri içinde para, makam, şöhret çok öne çıkıyor.
Bir genç adam, güzelleşeyim diye 18 kez bıçak altına yatmıştı. Çünkü dillerde gezen bir aktör olmak istiyordu. Şimdi filmlerde oynuyor ama oyunculuktan önce ameliyatlarıyla şöhret oldu.
Ünlü bir türkücünün oğlu şarkı söylüyor. Kendisini dinlemeye hiç fırsat bulamadım. "Sanat para için yapılmalı. Valla, ben para için yapıyorum. Çoluk çocuk var, masrafımız çok fazla." demiş. Kulağımıza küpe olsun.
Sadık Rıfat Paşa elçilik ve bakanlık yaptı. Sadrazam olamayınca kederlere büründü. Şöhreti ve parası vardı ama görkemli koltuğu yoktu. Konağına kapandı, kendini kitaplarla avutmaya çalıştı. Nice koltuk sahibi gibi cellat korkusuyla yaşamak zorunda olmadığı için bundan memnun olması gerekiyordu fakat son derece mutsuzdu. "İnsan, başını cellada verince bir kez ölür gider." diyordu. "Mevki tutkusundan kurtulamayan muratsızlar ise her gün ölüyor..."
Ne diyelim? Derdi koltuk olan çapsız insanlar, tedavi olsunlar da çok yaşasınlar.