İnsan, hayatı boyunca tamamlanmayı arar. Her şeyin yerli yerine oturduğu, hiçbir parçanın eksik olmadığı bir hâli ister. Ancak zaman geçtikçe fark eder ki hayat çoğu zaman eksikleriyle bütündür. Hatta bazı eksikler, insanın kendini en tamam hissettiği yer hâline gelir.
Bu durum ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Eksik olan bir şey nasıl insanı tamamlayabilir? Fakat insan yaşadıkça anlar: Tamamlanmak, her şeye sahip olmak değil; bazı şeyleri derinden hissedebilmektir.
Bazen bir duygu, hayatın içine tam olarak yerleşemez. Vardır ama yaşanamaz. Hissedilir ama anlatılamaz. Yakındır ama ulaşılamaz. İşte o duygu eksik kalır. Ancak bir yandan da insanın içinde en gerçek hâliyle varlığını sürdürür. Çünkü bazı şeyler yaşanmadıkça eksilmez; aksine olduğu gibi korunur. Bozulmaz, sıradanlaşmaz, yıpranmaz.
İnsan çoğu zaman tamamlanmayı sahip olmakla karıştırır. Oysa sahip olunan her şey aynı derinliği bırakmaz. Bazen sahip olunamayan şeyler daha derin izler bırakır. Çünkü insan, ulaşamadığı şeyin değerini farklı bir şekilde hisseder.
Bu bir eksiklik midir? Belki. Ama aynı zamanda insanı en çok tanımlayan durumlardan biridir. Çünkü insan, sadece yaşadıklarıyla değil, yaşayamadıklarıyla da şekillenir.
Zamanla insan şunu fark eder: Her şey tamamlanmak zorunda değildir. Bazı şeyler, eksik kaldığı hâliyle daha gerçektir. Çünkü tamamlanan şeyler bir noktada sona erer. Oysa eksik kalanlar bitmez; insanın içinde yaşamaya devam eder.
Belki de en derin gerçek şudur: Eksik kalan her şey, insanın içinde tamamlanır. Bu yüzden bazı eksikler bir boşluk değil, bir anlamdır.