Her gün aynı sokaktan geçiyoruz. Aynı kaldırıma basıyor, aynı bakkaldan alışveriş yapıyor, aynı otobüse biniyoruz. Ama hayatlarımız, o sokak kadar bile birbirine değmiyor.
Bir apartmanın giriş katında sabahın ilk ışıklarıyla işe yetişmeye çalışan bir kadın var. Üst katında perdeleri aylarca açılmamış bir ev…
İçeride belki günlerdir konuşmayan iki insan, belki de sessizliğe alışmış iki kişi yaşıyor. Sokağın başında çocukların kahkahası yankılanırken, biraz ileride bir bankta hayatla pazarlık yapan yaşlı bir adam oturuyor.
Aynı sokak, bambaşka hikâyeler.
Kimimiz için o sokak sadece bir geçiş yolu. Eve bir an önce varmanın telaşı. Kimimiz içinse bütün hayat. Gün boyu camdan dışarıyı izleyip gelip geçen insanları saymak.
Biri o sokakta hayaller kuruyor, diğeri hayallerini çoktan rafa kaldırmış. Biri geleceği planlıyor, diğeri bugünü bile zor taşıyor.
En acı olanı da bu aslında: Bu kadar yakınken bu kadar uzak olmak. Yan yana yürüyüp birbirimizi görmemek. Aynı sokakta selam vermeden geçip gitmek, kimsenin gözünün içine bakmamak.
Oysa belki de küçücük bir “merhaba”, birinin omzundaki yükü az da olsa hafifletecek.
Aynı sokakta farklı hayatlar var çünkü herkes kendi derdine yetişme peşinde. Kimse kimsenin yükünü bilmiyor, bilmek de istemiyor belki. Ama insan bazen durup düşünmeden edemiyor.
Bugün yanından sessizce geçtiğin o insanın hikâyesi, yarın senin hikâyen olabilir.
Aynı sokakta yaşıyoruz, evet. Çoğu zaman insan olmayı o sokakta unutuyoruz.
Belki de mesele hayatların farklı olması değil; birbirimize bu kadar yakınken bu kadar yabancı kalmamız.