"Arpa ufalanır aş oldum sanır,
Çer çöp havalanır kuş oldum sanır,
Cahile meydanı boş bırakırsan,
Ayaklar kendini baş oldum sanır."
Haddini bilmek demek kendini küçümsemek anlamına gelmez. Ne olduğunu, nerede durması gerektiğini bilmektir.
Hayatın her alanında bunun örneklerini görmek mümkün. Bilgisi olmadan fikir sahibi olanlar, emeği küçümseyip başarıyı tesadüf sananlar, makamı karakter zannedenler... Günümüzün en büyük problemlerinden biri de tam olarak budur. İnsan, sahip olduğu yetkinlik kadar değil, çoğu zaman kendini gördüğü kadar değerli olduğunu sanıyor.
Yukarıdaki özlü söz de bunu çok çarpıcı bir dille anlatıyor. Arpa ufalanınca kendini aş sanıyor, rüzgârın kaldırdığı çer çöp kendini kuş zannediyor. Asıl vurucu ifade ise son dizede gizli: "Cahile meydanı boş bırakırsan, ayaklar kendini baş oldum sanır." Bilgi ve liyakat geri çekildiğinde, boşluğu ehil olmayanlar dolduruyor. Sonrasında ise had bilmezlik sıradanlaşıyor.
Oysa gerçek bilgi insana kibir değil, tevazu kazandırır. Gerçek makam, insanı büyütmez; taşıdığı sorumluluğu hatırlatır. Gerçek başarı ise alkış beklemek yerine daha çok çalışmayı gerektirir. Kendini sürekli övenler değil, yaptığı iş konuşulanlar kalıcı iz bırakır.
Haddini bilmek, aynı zamanda başkasının hakkına da saygı göstermektir. Her konuda söz sahibi olmaya çalışmak yerine gerektiğinde dinlemeyi bilmek, eleştiriyi kabullenebilmek ve yanıldığında "hata yaptım" diyebilmek güçlü insanların özelliğidir. Çünkü en büyük olgunluk, her şeyi bildiğini sanmak değil, öğrenmeye açık kalabilmektir.
Bugün sosyal hayatta da iş dünyasında da siyasette de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; makamın değil liyakatin, sesin değil sözün, gösterişin değil emeğin değer gördüğü bir anlayıştır. Bunun yolu da herkesin önce kendisine dönüp şu soruyu sormasından geçiyor: "Ben gerçekten olduğum yerde olmayı hak ediyor muyum, yoksa sadece öyle mi sanıyorum?"
İnsan haddini bildiği sürece hem kendine hem çevresine fayda sağlar. Haddini unuttuğunda ise sadece kendisini değil, bulunduğu ortamı da yorar. Çünkü ölçüsüz özgüvenin sonu çoğu zaman pişmanlık, tevazunun sonu ise saygınlıktır. Gerçek büyüklük, kendini büyük görmekte değil; gerektiğinde yerini, sınırını ve sorumluluğunu bilmektir.