Kötüler kazanıyor
Bulaşık bir adama, bu dünyadan göçen babasından yüz bin kuruş kalmış da pek memnun olmamış; "Keşke yüz kuruşluk senet kalsaydı da borçlunun gırtlağına çökseydim." diye hayıflanıp durmuş.
Karanlıktan, çıkmaz yoldan, dört duvardan, kurnaz avcıdan, şarkısı kesilen kuştan, kolu kanadı kırılan ağaçtan, gözünde yaş kalmamış pınardan söz edip dursak da hemen her yazımızın ana konusu -bu anekdotta olduğu gibi- "kötülük"tür aslında.
İster Kabil ile Habil öyküsünden başlayın, ister Tanrı Kayra Han ile Erlik efsanesinden. Daha eskilere gidin, daha yenilere gelin. Kötüler ve kötülük, kurulu düzenin asli unsurları. İyiler ve iyilik var bir de. Masallarda hep iyiler kazanır ki masalları çok sevmemizin bir nedeni budur? Masalsı kitaplara, filmlere, düşler âlemine kaçıp durmamız bundandır çoğu zaman.
Eski Uygur metinlerinin birinde, İyi Düşünceli Prens bir gün ilk defa sarayından dışarı çıkar ve başka bir yaşamla karşılaşır. Dışarıda yoksulluk, sıkıntı, zulüm vardır. Dönüp ağlayarak babasına şöyle der: “Bu dünya ne sıkıntılı yer imiş, baba! Ne diye doğdum ki ben?..”
Sonra yoksulluğu yok etmeye çalışır. Kıskanç ve kötü kardeşinin iki şiş saplayarak kör ettiği gözleri -kahramanımız doğruyu söylediği için- günün birinde görmeye başlar. Kötü düşünceli kardeş cezalandırılır ve yapıtın sonunda gökten mücevherler ile canlılara gerekli bir yığın nesne yağar...
Oysa gerçek dünyada görüyoruz ki çöllere bile yağan yağmurun, bağımıza bir katresi düşmez. Kötülerin er geç kaybedeceklerini ummaktan, doğrunun yanında gururla durmaktan ve Pir Sultan gibi, "Kalsın benim davam, divana kalsın" demekten başkaca bir şey gelmiyor elimizden. Yazık!..