Garip kuşu vuranlar
Canavar sözcüğü başlangıçta "canlı, yaratık" anlamına geliyordu. Zamanla vahşi, yırtıcı, zehirli hayvanlar ve doğaüstü, tehlikeli varlıklar için kullanılmaya başlandı. “Ejderha” ile özdeşleştirildi.
Eski anlatılarda korkunç canavarlar çıkar karşımıza. Bir de o canavarları öldüren kahramanlar… Sümerlerin "Gök Boğa”sı ve sedir ormanında yaşayan "Humbaba"sı vardı, örneğin. Gılgamış ile Enkidu öldürdü onları. Oğuzların başına bela olan dev Tepegöz'ü de -sağ olsun- Aruz Koca oğlu Basat yere serdi...
İnsanoğlu masallardaki, efsanelerdeki, destanlardaki canavarları öldürmeyi başardı. Tehlikeli ve zararlı gördüğü hayvanları da öldürüp duruyor. Ama canavarlığı yok etmeyi başaramıyor. Çünkü ha bire canavar öyküleri üreten, köpek balıklarına, yılanlara, gergedanlara "canavar" sıfatını yakıştıran insanın kendisidir asıl canavar. Şairin, "Sen, kaçan ürkek ceylansın dağda / Ben, peşine düşmüş bir canavarım" diye latife ettiğinden öte.
Stephen Crane'in "Canavar" adlı yapıtında (1898) bir çocuğu kurtarmak için alevlerin arasına dalan Henry'nin yüzü yanar. Siyahi olma "kusur"una bir de korkunç görünümü eklenince delikanlı o günden sonra toplumdan tamamen dışlanır. Peki, kitaba ad olan "canavar" aslında kimdir? Henry mi yoksa onu dışlayan toplum mu?..
Yığınların ve bireylerin binbir çeşit kötülüğünü gördük, eski yeni kitaplarda ve şu kısacık ömrümüzde. “Biri şarabımızı döktü / Soğanımızı çaldı / Biri hiç yoktan vurdu / Kafeste garip kuşumuzu…” Küçük suçlara kötülük demeliyiz, büyükleri “canavarlık”.
Birileri duygularımızı tahrip etti, hayallerimizi çaldı, umutlarımızı yok etti. Adalete olan inancımızı temelinden sarstı birileri. Stephen Crane'in yapıtını oturup yeniden yazsak bugün. Kayıtsız seyircilerin de hakkını teslim ederek… Acep bir kimseye ayna olur mu?..