Bizi Trabzonspor Küme Düşürdü!
Son haftalarda Trabzonspor maçlarını izlerken, yıllardan beri hafızamızda yer etmiş bir tespit yeniden depreşiyor. Futbolumuzun asla değişmeyen, yazılı olmayan kuralı: Bazı futbolcular ve bazı teknik adamlar için maç, takvime göre değil, formanın rengine göre oynanır.
Rakip Trabzonspor’sa işin rengi değişir. Yazıyı okurken gözünüzün önüne geldiğine inandığım bazı oyuncular, sanki bir sezon boyunca sadece o maçı bekler. Sanki o sahadaki hırsı ve ter akıtma biçimi, kariyerinin diğer haftalarından tamamen bağımsız bir vitrin ibadetidir.
Aslında burada oyuncunun Trabzonspor’a karşı aşırı hırslı olmasını eleştirmek haksızlık olur; sahada mücadele etmek, canını dişine takmak sporun doğasında var. Trabzonspor maçında çıkıp 12 kilometre koşan, ikili mücadelelerde altını üstüne getiren bir oyuncuya "Neden bu kadar koşuyorsun?" denmez. Asıl sorgulanması gereken şudur: Kardeş, sen bu eforu, bu kalibrede mücadeleyi Trabzonspor maçında gösterebiliyorsan, demek ki bu kapasiteye sahipsin. O halde niye diğer haftalarda kayıplardasın?
Olayı elbette sadece Trabzonspor penceresinden okumuyoruz; Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş’ın da yüzleştiği ortak bir durumdur bu.
Eğer bir futbolcu sadece büyük maçlarda vites büyütüp, ligin ortalama deplasmanlarında halı saha havasına bürünüyorsa, bu onun kapasitesizlikten değil, istikrarsızlıktan ve vizyonsuzluktan muzdarip olduğunu gösterir. Bu tür oyuncular aslında en büyük kötülüğü kendilerine yapar. İrdelenmesi gereken de budur: Trabzonspor maçında niye harika oynadığı değil, diğer maçlarda sahada niye yokları oynadığı! Potansiyelini her haftaya yayabilse, bugün o oyuncu çok daha büyük kulüplerde, çok başka seviyelerde top koşturuyor olurdu. Kendi elleriyle kendi kariyerine fren koyduğunun farkında değil.
Gelelim işin kulübe kısmına... Futbolcunun maç seçmesi bir nebze gençlik veya profesyonellik eksikliği diye yutulabilir; peki ya yılların hocalarına ne demeli?
Kendi takımı için puan tablosunda hayati önem taşıyan asıl rakipleriyle oynayacağı maçlarda beyefendilik, skor değil dostluk, sportif nezaket abidesi kesilen bazı teknik direktörlerin, iş Trabzonspor maçına geldiğinde bir anda nasıl savrulduğunu ibretle izliyoruz. O sakin, entelektüel, ağzından bal damlayan hocalar; saha kenarında bir anda başka bir kimliğe bürünüyor. Tribünleri germeler, dördüncü hakemin üstüne yürümeler, kazanabilirse yumruk şovlar, kaybediyorsa kırmızı kart görmeler...
Trabzonspor karşısında canını dişine takıp yine de kaybedenler, kendi rakiplerine karşı lay lay lom oynayıp kaybedince karşılaştıkları kaçınılmaz son karşısında söyleyebilecekleri tek bir şey kalıyor: Bizi Trabzonspor küme düşürdü!
Hadi futbolcu sahada anlık adrenalinle hareket ediyor diyelim; ya takımını yöneten, kulübede akıl vermesi gereken teknik adamın maç seçmesi, rakibe göre kimlik değiştirmesi nasıl bir garabettir? Sezon boyunca dürüstlük heykeli kesilip, Trabzonspor karşısında gerilim filmi yönetmenliğine soyunmak... Bu aslında kendi mesleğine de, taşıdığı eğitime de ihanettir.
Tabii madalyonun bir de gurur okşayan tarafı var: Aslında rakiplerin bireysel değil ama takım olarak farklı ve olağanüstü motivasyonu, Trabzonspor armasının sahadaki ağırlığını ve büyüklüğünü tescil eden en net aynadır. Biliyor ki, Trabzonspor karşısında sıradan oynarsan tabela alt üst olur; bu yüzden korkuyla ve ekstra hırsla sahaya çıkıyorlar.
Trabzonspor’un yapacağı şey ise belli: Rakiplerin bu ucuz motivasyon dalgalarına ve paniklerine takılmadan, kendi mücadelesini tavizsiz vermek.