BİRLİKTELİĞİN TEMEL TAŞI: "Güven"
Bir toplumun yaşayacağı en büyük felaket; kurumlarına, adaletin herkese eşit uygulanacağına dair umutlarını ve birbirine olan inancını kaybetmesidir. Zira kurumlar yerinde durduğu halde işleyişini kaybediyorsa makamlarda oturanlar yerinde oturduğu halde itibarlarını kaybediyorsa, hayat görünüşte devam ediyor düşünülür. Ama aslında insanları bir arada tutan bağ kopmuş, insanlar birbirine yabancılaşmıştır. İşte bu noktada toplumun aslında kaybettiği değer, ''güven'' olur.
Güvenin kaybolduğu yerde insanlar doğru olanı değil, kendilerini koruyacak olan ne varsa onu seçmeye başlar.
Geçmişin belgeleri güven kavramının nasıl inşa edilerek güçlendirildiğini gösterdiği gibi, nasıl aşındığını da göstermiştir. Devlet ile toplum arasındaki ilişkiler aşındığında, insanların var olan düzende kurumlara ve kurallara duyduğu inanç deforme olur. Toplum gözünde güvenirlik kaybedilir.
Tarihimizde bu gerçeğin izleri oldukça fazladır. Osmanlı siyaset fikriyatında asırlar boyunca devletin gücü sadece ordusuna veya ekonomisine dayandırılmamıştır. Toplumsal düzen; kamusal ve sosyal adalet, genel üretim ilişkisi kurularak izah ediliyordu. Bu fikre göre adaletin zayıflaması üretim ve refahı zarara uğratır; refah zarar görürse toplumsal yapıda oluşan fay hatları kırılmaya uğrar. Neticede devlet ile toplum arasındaki güçlü bağın temeli adalet ve karşılıklı sorumluluk bilincine dayandırılmıştır. Bu yüzden devletin bekası yalnızca güce değil, adil olduğuna duyulan inançla mümkündür.
Hangi çağ hangi dönem olursa olsun aynı gerçek geçerlidir. Bu nedenle güven meselesi yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda sosyal adalet meselesidir.
Güven ve bu kavrama dayanan ilişkiler bozulduğunda insanlar işlerini yapmak yerine kendilerini korumaya, çözüm üretmek yerine suçlu aramaya, hakikati araştırmak yerine kendi çevrelerinin iddialarına inanmaya başlar. Böylece güvensizlik, yalnızca ilişkileri bozmaz; toplumun üretme, öğrenme ve birlikte hareket etme kapasitesini de tüketir.
Zira liyakatin yerini yakınlık, hukukun yerini kişisel ilişkiler, ortak yararın yerini bireysel çıkar alırsa kurumlar çalışıyor gibi görünür ama toplum onlara inancını yitirir. Bir kurumun en büyük kaybı itibarının zedelenmesi değil, doğru yaptığı işlerin bile artık inandırıcı bulunmamasıdır.
Elbette güven, sorgulamamak değildir. Güçlü toplumlar kurumlarını denetler, yanlışları eleştirir ve hesap sorabilir. Fakat eleştiri, düzeltme umudunu taşır; güvensizlik ise düzeltme ihtimalini de bitirebilir. İhtiyacımız olan şey körü körüne bağlılık yerine adaletle beslenen haklı güvendir. ''Güven, nutuklarla değil, insanların her gün karşılaştığı adil uygulamalarla yeniden kurulur.''
Güven yalnızca devletten vatandaşa uzanan bir sorumluluk da değildir. İnsanların birbirine karşı dürüstlüğü, sözünde durması ve başkasının hakkını gözetmesi de toplumsal düzenin vazgeçilmezidir Zira güven, tek taraflı bir beklenti değil, karşılıklı bir yükümlülüktür.
Bir toplumun gerçek gücü, insanlarının birbirinden ne kadar korktuğuyla değil, birbirine ne kadar güvenebildiğiyle ölçülmez mi?
Onun içindir ki; ülkenin en büyük sermayesi yalnızca toprağı, parası veya doğal kaynakları değildir. İnsanlarının adalete, kurumlarına güvenmesi ve birbirleriyle ortak bir geleceği paylaşabileceğine ve inşa edebileceğine inanması değil midir?
Sonuçta; bir toplumu dışarıdan yıkmak için bazen büyük ordular, teknolojiler gerekebilir; içeriden çökertmek içinse insanların birbirine ve adalete olan güvenini kaybetmesi yeterlidir. Bu yüzden devletin adaletiyle vatandaşın ahlakı, kurumların güvenilirliğiyle bireylerin sorumluluğu birbirini tamamlamalıdır. Aksi takdirde; aynı dili konuşan ama birbirini anlamayan, aynı coğrafyada yaşayan ama ortak geleceğe inanmayan kalabalıklar ortada kalır.