AYDIN HALKLA BARIŞIRSA...
Bir milletin aydınları halkını küçümsüyor onunla kaynaşamıyor, halk ile arasındaki mesafeyi büyütüyorsa; o halk kendi aydınına güven duymuyorsa orada yalnızca iletişim sorunu, fikir ayrılığı değil; derinleşen bir kültür ve temsil krizi, bir kültürel kopuş yaşanıyor demektir.
Çünkü; aydın halkın üzerinde yükselen bir kule değil, toplum içinden yükselen bir bilinç olması gerekir. Halkını anlamayan, onunla anlaşamayan aydın zaman içerisinde sesinin yankısını hakikat zanneder. Taraflar aynı sokaklarda yaşarken birbirine yabancılaşır. Biri toplumu anlamaya çalıştığını düşünürken diğeri anlaşılmadığını hisseder. Zamanla bilgi kibre, eleştiri öfkeye, farklılık ise karşılıklı güvensizliğe dönüşür.
Bir kısım aydının sorunu halkı anlamak yerine onu anlamlandırmaya, nasıl yaşaması gerektiğini öğretmeye kalkışmasıdır. Halkın inançlarını, değerlerini, alışkanlıklarını ve kültürünü küçümseyen bir dil, kendisini ne kadar çağdaş ilerici tanımlarsa tanımlasın, toplumsal karşılık üretmekte zorlanır. Çünkü; insan, kendisini aşağılayan bir akıldan öğrenmeye değil, kendisini anlayan bir vicdana yakınlaşır.
Halkın kendi hayat mücadelesinin ürettiği hayat tecrübesi, sezgileri, tarihsel hafızası ve kendine özgü bir aklı vardır. Her gün geçim derdiyle uğraşan, çocuğunun geleceğini düşünen, adalet arayan, onuruyla yaşamaya çalışan insanın da kendine özgü bir aklı ve hayat bilgisi bulunur. Bu bilgi akademik unvan taşımaz belki ama hayatın içinden süzülür. Burada mesele bu iki dünyanın farklı olması değil, birinin diğerini anlamaya değer bulmaması, bazen eğitim farkından çok sınıfsal kibirle büyümesidir.
Bu yüzden aydının görevi bu birikimi küçümsemek değil, anlamak, sorgulamak ve ortak düşüncenin zeminiyle buluşturmaktır. Halkın yaşadığı gerçeklikten kopan fikir, ne kadar parlak olursa olsun, hayatın içinde karşılık bulmakta zorlanır.
"Halkın yaşadığı gerçeklikten kopan fikir, ne kadar parlak olursa olsun; hayatın içinde karşılık bulması zor olur."
Aydının sorumluluğu büyüktür. Çünkü bilgi, insana yalnızca üstünlük değil, daha fazla sorumluluk yükler. Elbette halkla barışmak, toplumun her tercihini onaylamak değildir. Aydın; adaletsizliği, taassubu ve yanlışları eleştirmelidir. Fakat, eleştiriyle aşağılama arasındaki sınırı korumalıdır.
Halkın dilini küçümseyen, onun kültürünü kaba bulan, inançlarını anlamadan hükümler veren bir aydın, toplumla arasına görünmez duvarlar örmez mi? O duvarların arkasında ne kadar doğru şey söylerse söylesin, sözü toplumsal bir karşılığa dönüşebilir mi? Eleştiri düşünceyi geliştirir, küçümseme ise insanı savunmaya iter. Kalıcı değişim, toplumu utandırarak değil, onu düşünmeye ve sorgulamaya davet ederek gerçekleşir.
Halkın da aydına karşı her eleştiriyi düşmanlık, her farklı düşünceyi tehdit saymaktan vazgeçmesi gerekir. Aydının kibri kadar, eleştiriye kapalı bir toplumsal tutumu da gelişmenin önünde engeldir. İhtiyacımız olan, bir tarafın diğerine teslim olması değil; birbirini dinleyen, sorgulayan ve ortak akıl üretebilen bir kültürdür.
Aydın, gerektiğinde elbette toplumu eleştirmeli; hurafeye, adaletsizliğe, ayrımcılığa ve taassuba karşı çıkmalıdır. Ancak eleştiriyle aşağılama arasındaki çizgiyi korumalıdır. Birincisi düşünceyi geliştirir, ikincisi savunma refleksini güçlendirir. Bilinmelidir ki; toplumsal dönüşüm, insanları utandırarak değil; düşünmeye davet ederek kalıcı hâle gelir.
Sorumluluğun öte tarafı halktadır. Aydını; bütünüyle kendisine yabancı, her eleştiriyi düşmanlık, her farklı düşünceyi tehdit olarak gören bir yaklaşım da toplumsal gelişmenin önünü kapatır. Eleştirel düşünceye alan açmayan toplum, zamanla kendi yanlışlarını da göremez hâle gelir. Dolayısıyla olması gereken aydının halka teslim olması ya da halkın aydına boyun eğmesi değil; birbirini dinleyen, sorgulayan ve ortak geleceği birlikte kurabilen bir toplumsal iradesi değil midir?
Türk kültürünün tarihsel tecrübesi bize önemli bir gerçeği sunuyor: Kültürel değişim, yalnızca yukarıdan verilen kararlarla veya entelektüel çevrelerin kendi içindeki tartışmalarıyla gerçekleşmez. Toplumun hafızasını, değerlerini ve gündelik hayatını hesaba katmayan her değişim girişimi, bir süre sonra dirençle karşılaşabilir. Çünkü insanlar yalnızca yeni fikirlere değil, o fikirlerin kendi hayatlarında neye karşılık geldiğine bakarlar.
Öte yandan bir toplumun en büyük kaybıda, aydının halkı beğenmemesi değil; birbirlerini anlamaktan vazgeçmeleridir. Çünkü halktan kopan aydın toplumsal köklerini, düşünceye kapılarını kapatan halk ise kendini sorgulama imkânını kaybeder. Bu kopuş büyüdükçe önyargılar güçlenir, ortak akıl zayıflar ve herkes kendi mahallesinde haklı kalırken toplum olarak birlikte düşünme yeteneğimizi yitiririz.
Mesele, kimin daha eğitimli, kimin daha haklı veya kimin daha çağdaş olduğunu kanıtlamak değildir. Mesele, aynı ülkenin insanlarının birbirini anlamadan ortak bir gelecek kuramayacağını kabul etmektir.
Çünkü; bir ülkenin gerçek kültürel zenginliği, farklı kesimlerin birbirine benzemesinde değil, farklılıklarına rağmen konuşabilmesinde saklıdır. Aydın halkın dilini öğrenmeli, halk da düşüncenin diline kapılarını kapatmamalıdır. Üniversiteyle sokağın, kitapla hayatın, bilgiyle tecrübenin arasındaki mesafe kısalmalıdır.
Unutulmamalıdır ki; halktan kopan aydın, düşüncesini toplumsal hayattan, aydından kopan halk ise kendisini eleştirel düşüncenin imkânlarından mahrum bırakır. Bu kopuş derinleştikçe ortak akıl zayıflar, önyargılar güçlenir ve toplum kendi içinde konuşamayan parçalara ayrılır.
"Aydının gerçek büyüklüğü, halkın üzerinde ne kadar yükseldiğinde-uzaklaştığında değil, halkla birlikte ne kadar yol alabildiğinde, hakikatten ödün vermeden ona ne kadar yaklaşabilmiş olmasında yatar. Aydınlanma, halka üstten ışık tutarak, onu karanlıkta görmekle değil, toplumun içindeki ışığı fark etmekle, onunla birlikte hakikatin izini sürmekle başlayacaktır."