Mahalle kültürünü kaybediyoruz, farkında mıyız?
Eskiden bir mahalle demek, sadece yan yana duran evler demek değildi. Aynı sokağı paylaşmaktan çok daha fazlasıydı.
Kapıyı çalmadan girilen komşular, akşamüstü sokakta oynayan çocuklar, balkondan birbirine seslenen teyzeler vardı. Bir evde yemek pişse kokusu sokağa yayılır, bazen o yemekten komşunun payına da bir tabak düşerdi. Evde tuz bitse markete gitmeden önce komşunun kapısı çalınırdı. Birinin başına bir şey geldiğinde haberi dakikalar içinde bütün mahalle duyardı.
Çünkü insanlar birbirlerini tanırdı.
Kimin çocuğu hangi okulda okuyor, hangi evde yaşlı bir insan tek başına kalıyor, kim hasta, kimin düğünü var, kimin cenazesi var bilinirdi. Acılar da sevinçler de yalnız yaşanmazdı.
Çocuklar için mahalle, dünyanın en büyük oyun alanıydı.
Sokak aralarında top oynanır, saklambaç için apartman köşeleri mesken tutulur, annelerin balkondan yükselen “Hadi artık eve!” sesleri akşamın geldiğini haber verirdi. Çocukları sadece anne babaları değil, bütün mahalle gözetirdi. Bir çocuk düştüğünde onu kaldıracak mutlaka birileri olurdu.
Şimdi ise aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirimizin adını bilmeden hayatımıza devam edebiliyoruz.
Asansörde karşılaşıyoruz, başımızı eğip geçiyoruz. Yan dairede kimin yaşadığını bilmiyoruz. Günaydın demeye çekiniyor, kapımız çaldığında önce “Kim geldi?” diye tedirgin oluyoruz.
Evlerimiz büyüdü belki ama birbirimize ayırdığımız alan küçüldü.
Apartmanlarımız daha yüksek, kapılarımız daha sağlam, güvenlik sistemlerimiz daha gelişmiş. Fakat insanlar arasındaki mesafe de bütün bunlarla birlikte büyüdü. Aynı binanın içinde onlarca insan yaşıyoruz ama çoğu zaman birbirimizin hayatına yabancıyız.
Teknoloji sayesinde kilometrelerce uzaktaki bir insanın ne yaptığını saniyeler içinde öğrenebiliyoruz. Sosyal medyada hiç tanımadığımız insanların hayatlarını takip ediyoruz. Fakat birkaç metre ötemizde yaşayan komşumuzun iyi olup olmadığını bilmiyoruz.
Belki de çağımızın en büyük çelişkilerinden biri bu.
Dünyayla bağlantımız arttıkça yanımızdaki insanlarla bağımız zayıfladı.
Oysa mahalle kültürü yalnızca geçmişe duyulan romantik bir özlem değildi. Aynı zamanda bir güven duygusuydu. Eve geç kaldığınızda sizi merak eden birinin olmasıydı. Çocuğunuzu birkaç dakikalığına emanet edebileceğiniz bir kapının bulunmasıydı. Hastalandığınızda çorbanızı getiren, cenazenizde yanınızda duran, düğününüzde sizinle sevinen insanların varlığıydı.
Mahalle, aslında küçük bir dayanışma ağıydı.
Elbette zaman değişti. Şehirler büyüdü, yaşam hızlandı. İnsanlar daha yoğun çalışıyor, daha fazla koşturuyor. Eski mahalle düzenini olduğu gibi geri getirmek belki mümkün değil.
Ama komşuluk için gerçekten eski sokaklara mı ihtiyacımız var?
Belki de ihtiyacımız olan şey çok daha basit.
Asansörde karşılaştığımız insana başımızı eğmek yerine “Günaydın” demek…
Yeni taşınan komşunun kapısını çalıp “Hoş geldiniz” diyebilmek…
Yaşlı bir komşumuzun poşetlerini taşımak…
Bir tabak yemeği paylaşmak…
Bazen sadece “Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye sormak.
Çünkü şehirleri yaşanabilir yapan yalnızca yollar, parklar, binalar ve meydanlar değildir. Bir şehri yaşanabilir yapan, insanın kendisini yalnız hissetmemesidir.
Bazen bunun için yüzlerce projeye da gerek yoktur.
Bazen bir şehri yaşanabilir yapan şey, kapısını çekinmeden çalabileceğiniz bir komşunuzun olmasıdır.
Mahallelerimiz hâlâ yerinde.
Sokaklarımız da…
Apartmanlarımız da…
Peki ya bir olma duygumuz?