Trabzon’un yetiştirdiği değerlerden biri olan Kültür eski bakanlarından Prof. Dr. Suat Çağlayan, siyaset, bürokrat ve tıp doktorluğunun yanı sıra iyi bir yazar ve gönül adamıdır. Suat Çağlayan ile Trabzon’a geldiğinde birkaç kez sohbet etme fırsatı bulmuştum. Çağlayan’ın, Göç yarası, Zeytin ağacı gibi birkaç kitabı da var.

Suat Çağlayan, bir eserinde 1950’lerde çocukluk yıllarında yaşadığı bir olayı en ince ayrıntısına kadar şöyle anlatır; ‘Galiba 6-7 yaşlarındaydım. Bütün gün kiraz topladık. Ertesi gün annem bu kirazı Trabzon’a getirecek ve satacaktı. Onun parasıyla da ev için bazı temel gıdalar satın alacaktı. Para artarsa, kendisi için basma alıp elbise diktireceğini söylemişti. Yorgun, erkenden yatınca hemen kucağına girmiş, benim de onunla ‘şehire’ yani Trabzon’a gitmemi istemiştim. Kabul etti. Sabah gün doğmadan kalktık. Kirazları kocaman bir sırt sepetine koymuş, üzerini de bir bezle örtmüştü. Çok ağır olmalıydı. Ama annem o zamanlar herhalde 45’in üzerinde olmasına rağmen bir kuş hafifliği ile sırtladı sepeti.

O zamanlar bizim Dolaylı köyünden Trabzon’a gitmek için, Hacımehmet’e kadar yürümek gerekiyordu. Yaklaşık bir saat sürerdi bu yol. Hacı Mehmet’ten (Biz oraya köprü derdik) bir arabaya binilir, Çömlekçi’ye kadar gidilir. Oradan da yine sepet sırtta 3-4 km yürüyerek Pazar yerine varılırdı. Rahmetli annem köprüyü ininceye kadar belki on kez ara vermiş ve sırtındaki sepeti duvara denk getirerek dinlenmişti. köprüye indiğimizde gün agarmıştı. Annemin arkasında yürürken, sepetin altından süzen kiraz sularının gittikçe arttığını görüyorumdum. Söylediğimde, ‘farkındayım uşuğum’ dedi. ‘Bacaklarıma akması önemli değil de, çok ezilirse satamayız’ derdi o…

Köprüden bir arabayla Çömlekçi’ye, oradan da pazara gitmiştik. Annem sepeti sırtından indirdi. Bir kenara koydu. Birilerinin gelip kirazı satın almasını beklemeye başladı. Bizim gibi bekleyen başkaları da vardı. Annemin korktuğu başına geliyor, her gelen ‘bunlar ezik’ diyerek almıyordu ya da düşük bir fiyat söylüyordu. Sanıyorum 2-3 saat bekledikten sonra annemin neşesi iyice kaçmıştı. ‘İlk gelene vereceğim. Kaç kuruş verirlerse versinler’ dedi. Kime kaça verdiğini bilmiyorum. Ama boş sepeti sırtına alarak yola koyulduğumuzda annem ağlamaklıydı!

Yine de bana, ‘sen üzülme sakın’ dedi. ‘Ben ne sıkıntılar çektim bugüne kadar. Bu onların yanında hiç kalır’… Aldığı parayla ekmek, kuz, şeker aldığını hatırlıyorum. Kendine elbise diktirmek için basma alamamıştı. Meydan’dan, Yeşilyurt oteli’nin arka sokağından geçiyorduk ki,  manavda muz gördüm. O güne kadar hiç muz yememiştim. Annem de kirazdan aldığı tüm parayı harcamış olmalıydı. Bana muz al diyemediğim için sadece, ‘anne şuna bakar mısın?’ diyerek muzları gösterdim. ‘Gel uşuğum’ dedi ve manavdan bir muz tartmasını istedi. Dünyanın en mutlu çocuğu bendim. Muzu alır almaz hemen ucundan ısırdım. Kabuğunu soymam gerektiğini bilmiyordum. Manav hemen elimden aldı ve ucundan soyduğu muzu bana verdi. Hayatımda yediğim en güzel şey işke o muzdu. O zaman aldığım tat, bugün bile dilimde, damağımdarır. Çömlekçi’ye geldiğimizde annem asıl sürprizi orada yapmaya karar vermiş meğer. ‘Gel peşime’ diyerek beni fırına götürdü. Orada tırnaklı, yanındaki bakkaldan da helva aldı. Hem Trabzon’a gitmiş ve hem de tırnaklı ve havla yemiştim. Köprüden yukarı o dik yokuşa vurduğumuzda hem annem hem de ben, ezildiği için para etmemiş olan kirazdan kurtulmuştuk bile’

xx

Bu ülkede bir değil iki üç nesil anasıyla babasıyla çok sıkıntı çekti, ekmeğini taştan çıkardı. Bürokrasi de siyasette zirveye çıktı. Ülke yönetiminde söz sahibi oldu.