banner192

Şoray Uzun'un otobüste değişen hayatı

 Bir otobüs yolculuğunda yanında bulunan kişi hayatını değiştirecek teklifi yaptı. Şoray Uzun, ekranlardan tanıyıp evimize konuk ettiğimiz bir yüz. Sevimli, sıcak, söylediği insana dokunmayan sempatik biri. Şoray Uzun, bu kez TRT1'de yayınlanan "Seksenler

Şoray Uzun'un otobüste değişen hayatı

 Bir otobüs yolculuğunda yanında bulunan kişi hayatını değiştirecek teklifi yaptı.
 
Şoray Uzun, ekranlardan tanıyıp evimize konuk ettiğimiz bir yüz. Sevimli, sıcak, söylediği insana dokunmayan sempatik biri. Şoray Uzun, bu kez TRT1'de yayınlanan "Seksenler" dizisi ile farklı bir karakter çiziyor.
 
Şoray Uzun, TRTHaber dergisine verdiği röportajda, hayatının dönüm noktasını anlattı.
 
“Seksenlerde sevgilinize ulaşmak istediğiniz zaman sizi yüz kırk satıra bağlayan karakterler yoktu.”
Şoray Uzun kimileri için Kaygısızlar'daki Kültigin abi, kimileri içinse hiç gidemediğimiz yerleri ayağımıza kadar getiren bir dost, evlat, ailenin bir ferdi. Şimdilerde TRT1'in beğenilen dizisi Seksenler'de, Ahmet olarak izlediğimiz Şoray Uzun ile dizi setinde konuştuk.
 
Belki de meslektaş olacaktık. Çünkü gazetecilik yapabilecekken hayatınızı değiştiren bir karar verdiniz. Nasıl değişti fikriniz?
Benim hayatta beklentiyle ilgili fikirlerim hiç olmadı. Tek beklentim vardı. Lise bitecek, Hava Harp Okulu'na gireceğim; oradan jet pilotu olarak hayatıma devam edeceğim. B planım yoktu. Gözlerim 1.25 bozukmuş benim, Hava Harp Okulu'na giremedim. Giremeyince de Marmara, o dönemki adıyla Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik Halkla İlişkiler Bölümü'ne girdim. Okulu bitireyim bari dedim. Sonra bir ropörtajla tiyatro sahnesinde buldum kendimi.
 
Ama sizi asıl keşfeden bir otobüs yolculuğunda yanınıza oturan Bilge Olgaç oldu.
Taksim otobüs durağında sırada bekliyorum, önümde bir hanımefendi var. Biz ayakta yolculuk etmemek için sıra bize gelmesine rağmen binmedik. Ondan sonraki otobüs geldi. Yan yana oturduk. Benim elimde Albert Camus'un Düşüş kitabı var. Albert Camus, varoluşçuluk, Dostoyevski ve Oğuz Atay'dan konuştuk biraz. Bilge Olgaç, Türkiye'nin ilk kadın yönetmeni, benim otobüs arkadaşım. Allah rahmet eylesin. Biz Türkiye'nin ilk kadın yönetmenini kaloriferli bir evde oturtamadığımız için sobalı bir evdeydi. Katalitik sobalı bir evdi. Soba devrildi ve gaz sızıntısından rahmetli oldu Bilge abla. O evi de ben boyamıştım. O niye öyle dedi bilmiyorum. Sen oyuncu olmalısın dedi bana. Sonra beni Tuncay Özinel'e gönderdi, Bilge abla.
 
Ve Tuncay Özinel ile mi başladı tiyatroya adım atmanız?
İlk ustam O'dur. Anadolu turnesine çıktık. Turneden sonra tiyatronun disiplin gerektirdiğini anladım. Disiplin de bana çok uymadığı için tiyatro bana o dönem yapılması zor bir iş geldi. Keyifli, hoş ama çok disiplinli bir iş. İki saatlik oyundaki disiplin baskısı seksen saatlik mesaiye denktir. Tiyatro disiplini bana o dönem daha rahat işler vardır diye düşündüm ben. Yokmuş meğer...
 
Bu mesleği yapmasaydınız ne yapmak isterdiniz? 
Hiç düşünmedim; ama ömrümün sonuna kadar oyunculuk yapayım gibi bir derdim yok. Yine bu sektörden, benzer bir iş yaparım. Oyunculuk olmak zorunda değil. Senaryo yazabilirim. Yönetmenlik yapabilirim. Günün birinde genç arkadaşlarla ben başlarında dururum da bir işi yaparız ortak. Yani illa oynamak zorunda değilim.
 
Mesela benim kuşağım sizi Kaygısızlar ile tanıdı. Biz onun müptelasıydık. Deli gibi izliyorduk. Sizin için önemi nedir Kaygısızlar'ın?
Kaygısızlar, Türk televizyon dünyasının ilk absürt komedisidir. Oğuz Yalçın, Kaygısızlar'ın yönetmeni aradı bir gün. Kaygısızlar diye bir dizi var, dedi. Gani Müjde yazıyor. Kültigin diye bir rol var. Bir arkadaş oynuyor şimdi ismini vermeyeyim. Ben onu değiştirmek istiyorum, sen oynar mısın, dedi. Biraz direndim ama Oğuz abi sağ olsun çok ısrar etti. Öyle başladık.

“Anadolu dökülmüyor. Anadolu yıldız gibi parlıyor.”

Sunuculuk da yaptınız. Ülkemizi karış karış gezdiniz. Bu program özellikle samimiyetinden çok izlendi, özellikle orta yaşın üstü kendini buldu. Sizce bu programın farkı neydi?
Ben kafamda sorularla gitmiyordum Anadolu'ya. Kafamda hiçbir soru yoktu. Metropolün algısındaki Anadolu portalıyla gerçeklik birbiriyle örtüşmüyor. Yani bize Anadolu diye lanse edilen klişelerin hiçbir tanesi orada yok. Yani Anadolu'ya çıkan zannetmesin ki insanlar mutsuz, bütün evlilikler zorla yapılıyor, bütün kızlar kocaya babaları tarafından zorla veriliyor, aşk evlilikleri yapan kızı kaçırmak zorunda, herkes çok asık suratlı, kimse devletini sevmiyor, karı kocalar birbirlerini sevmiyor çünkü zorla evlendi, böyle bir şey yok! Bunlar kuyruklu yalan! Anadolu dökülmüyor. Anadolu yıldız gibi parlıyor. Sadece istihdam ile ilgili olarak metropollere çok ciddi bir göç var ve bu yanlış. Herkes tekstil işçisi olamaz ki birinin tarla işlemesi lazım, birinin havucu sökmesi lazım, birinin gübre atması lazım, birinin sulama yapması lazım, birinin domatesleri toplaması lazım...
 
Gezmek, farklı insanlar yeni yerler tanımak harika; ama aynı zamanda da yorucu ki ailesi olan biri için. 
Eşim bir gün dedi ki; ben seni televizyonda seyretmek için evlenmedim seninle. Ufak oğlan beni tanımıyor, bakıyorum. Bir gidiyorum 14 gün yokum. Standart yükseliyor; ama arabanın deri koltuğu ilgilendirmiyor ki çocuğu ya da evin tapusu…
 
Seksenler dizisinde de bir kez daha gördük ki geçmişe karşı bir özlemimiz var. Madem var neden değerlerimiz, adetlerimizi özlediklerimizi devam ettirmiyoruz?
Seksenlerde sevgilinize ulaşmak istediğiniz zaman sizi yüz kırk satıra bağlayan karakterler yoktu. Kızın Twitter adresi ya da Facebook sayfası yoksa ulaşamazsınız sanki günümüzde. O dönem mektup yazardınız. İstediğiniz kadar, sayfalarca… Şiir yazardınız, kimse şiir yazmıyor artık. Emperyalizm sadece cebinizdeki parayı sömürmüyor ki; sizin hayata bakışınızı kültürel hayata algınızı da emperyalizm çevreliyor. İşte ayran yerine kola içirtirir size bozlak yerine rock’n roll dinletir. Yoksa ben de rock, heavy metali çok seviyorum ama Neşet ustayı da seviyorum, Orhan Gencebay’ı da dinliyorum. Şimdi selam ’slm’, hal hatır sormak da “nbr” olmuş. Geçmişi özlüyoruz çünkü yeni çağ, bütün teknolojik bombardımanlarıyla çok kötü yıpratıyor. Hayattan keyif almamızı sağlayan pek çok unsuru çok acımasızca bombalıyor. İnsanı diğer canlılardan ayıran şey vicdanı ve konuşma yeteneği. Kelimelerimizin sayısı azalıyor. Herkes mühendis doktor oluyor ya da olmak istiyor. Memleketten şair, yazar çıkmıyor ya da işte sanat dallarıyla ilgilenenlerin bütün derdi ekran figürü olup köşeyi dönmek.
 
Siz şöhreti hazmetmiş mütevazı bir insansınız. Televizyon dünyasında bunu başarmak zor. Nasıl terbiye ettiniz egonuzu?
İlk televizyona çıktığım günlerde belediye otobüsüne bindim, otobüs şoförü bana “senin burada ne işin var” dedi. Niye ne yapacağım ki dedim. “Araba alsana oğlum!” dedi. Televizyona çıkınca hemen araba alamıyorsun ki. Adam, beni otobüse konduramadı. Millet kim bilir seni ne zannediyor? Sen, o zannedilenlerle paralel gidersen mutsuz olursun çünkü gerçeklik bu değil dedim kendi kendime. Bir de babam çok sık hatırlattı bu alemin sanal olduğunu, gelip geçici olduğunu, karakterlerin gerçek olmadığını ya da arkadaşlarım. Her işin bir ömrü var. İnsanın bir ömrü var; ama kendinle baş başa kaldığında, o sanal karakterlerle yola devam edemezsin.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.