Türkiye’de transfer sezonu açıldı mı, futbol kamuoyunun önüne her gün yeni bir isim düşüyor. Gazetelerde, internet sitelerinde, televizyon ekranlarında öyle futbolcular görüyorsunuz ki insan ister istemez şaşırıyor. Kimi Avrupa’da önemli kulüplerde forma giyiyor, ciddi maaşlar alıyor, bonservisi milyon eurolarla konuşuluyor. Kimi ise futbolseverin adını bile ilk kez duyduğu bir oyuncu. Ama ortak nokta aynı: Hepsi bir anda Türk kulüpleriyle anılıyor, hepsi transfer piyasasının merkezine yerleştiriliyor.
İşte sorun da tam burada başlıyor. Büyük kulüplerde oynayan, maliyeti Anadolu’daki birçok kulübün bütçesini aşacak futbolcular bir anda Türkiye’de orta ölçekli kulüplerle yan yana yazılıyor. Ya da kimsenin tanımadığı bir oyuncu allanıp pullanıp kamuoyuna servis ediliyor. Sanki kaçırılmaması gereken büyük bir fırsatmış gibi sunuluyor. Oysa transfer döneminde her parlatılan oyuncunun gerçekten istenen oyuncu olmadığı artık bilinen bir gerçek.
Futbolda menajerlik sisteminin bu kadar büyüdüğü, iletişim ağlarının bu kadar geliştiği, teknolojinin de her ayrıntıya ulaşmayı mümkün kıldığı bir dönemdeyiz. Bugün bir futbolcunun performans verisine ulaşmak zor değil. Kaç maç oynadığı, hangi bölgede görev yaptığı, ne zaman sakatlandığı, sakatlığını atlatıp atlatmadığı, takım içindeki karakteri ve oyun disiplini… Hepsi araştırılabilir, hepsi öğrenilebilir. Yani kulüpler açısından bilgiye ulaşmak artık zor değil. Zor olan, o bilginin ışığında doğru kararı verebilmek.
Tam da bu noktada menajer oyunu devreye giriyor. Bazı menajerler, futbolcularına Türkiye’de piyasa oluşturmak için medya üzerinden algı çalışması yürütüyor. Özellikle Anadolu kulüplerine oyuncu pazarlamak isterken önce İstanbul’un büyük kulüplerinin ya da Trabzonspor’un adı gündeme sokuluyor. Futbolcunun ismi Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş veya Trabzonspor ile yan yana yazılıyor. Ardından aynı oyuncu başka bir kulüple anılmaya başlanıyor. Böylece sanki o kulüp, büyük takımların elinden futbolcu kapıyormuş gibi bir hava oluşturuluyor.
Aslında burada yapılan şey transferden çok algı yönetimi. Futbolcu olduğundan daha değerli gösteriliyor, talibi çokmuş izlenimi oluşturuluyor, kulüplerin önüne şişirilmiş bir piyasa çıkarılıyor. Sonrasında ise bazı yöneticiler bu havaya kapılabiliyor. “Büyük kulüplerin baktığı oyuncu” etiketi, futbolcunun gerçek performansının önüne geçiyor. Fiyat yükseliyor, beklenti büyüyor, kulüp ise çoğu zaman oyuncunun sahadaki karşılığından çok oluşturulan algıya para ödüyor.
Bu tabloda basının rolünü görmezden gelmek de mümkün değil. Elbette her gazeteci için aynı şeyi söylemek haksızlık olur. Bazıları kendisine gelen bilgiyi iyi niyetle değerlendirir, haber değeri gördüğü için kamuoyuna taşır. Ancak işin bir de karanlık tarafı var. Menajerle ortak hareket eden, oyuncuya piyasa yapmak için bilinçli şekilde haber servis eden, transfer masasına medya üzerinden müdahale eden bir yapıdan söz ediliyor. Üzücü olan da tam olarak bu. Çünkü burada yozlaşan sadece transfer piyasası değil, gazeteciliğin kendisi de oluyor.
Oysa kulüpleri yöneten isimlerin artık bu oyuna düşmemesi gerekiyor. Bugün transferden sorumlu bir yönetici, istediği futbolcu hakkında çok kısa sürede geniş bilgiye ulaşabilir. Son birkaç sezondaki performansını inceleyebilir, sakatlık geçmişine bakabilir, karakter yapısını araştırabilir, oynadığı takımlardaki teknik heyetten ve çevresinden bilgi alabilir. Hatta yeni gideceği ülkeye ve şehre uyum sağlayıp sağlayamayacağına kadar fikir sahibi olabilir. Yani imkan var, veri var, bağlantı var. Eksik olan şey çoğu zaman dikkatli bir değerlendirme süreci.
Transfer artık yalnızca futbolcu izleyip karar verme işi değil. Masa başında da ciddi bir mücadele yürütülüyor. Algı operasyonu var, medya kullanımı var, menajer baskısı var. Bu nedenle kulüplerin yalnızca isme değil performansa, yalnızca habere değil veriye, yalnızca söylentiye değil araştırmaya bakması gerekiyor. Aksi halde transfer sezonu yine aynı şekilde geçer; manşetler büyür, beklentiler şişer, kulüpler yanılır.
Sonuçta kaybeden de çoğu zaman Türk futbolu olur. Kulüpler boşa para harcar, taraftar hayal kırıklığı yaşar, teknik adam yanlış tercihin yükünü taşır. Menajer oyuncusunu pazarlar, bazı gazeteciler haberini yapar, transfer dönemi kapanır. Geriye ise yüksek maliyetli sözleşmeler, tutmayan transferler ve cevabı yıllardır değişmeyen bir soru kalır: “Bu oyuncu nasıl alındı?”
Türkiye’de transfer sezonu artık sadece futbolun değil, aklın ve sağduyunun da sınandığı bir dönem haline geldi. Kim gerçek ihtiyacına göre hareket edecek, kim menajer oyununa kapılacak; mesele biraz da burada düğümleniyor. Vitrinde parlayan her futbolcuyu yıldız sanmanın bedelini ise en sonunda yine kulüpler ödüyor.