KENTSEL ÇÜRÜMÜŞLÜK KIRSALA DA YAYILIYOR
Hem de hızla.
bu yayılışı doğru anlayabilmek için önce kentsel çürümüşlüğün seyrine bakmak gerekir.
böylece konuyu daha doğru bir zemine oturtmuş oluruz.
&&&&
1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımına göre; ülke nüfusunun ancak %25’i kentlerde yaşıyordu.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bu oranlarda kayda değer değişimler yaşanmadı.
Ancak 1950’den sonra kentlere doğru ciddi bir göç hareketi başladı.
1950’den 80’li yıllara kadar hareketlilik her geçen yıl artarak devam etti.
1985-2000 yılları arasında kırsaldan kentlere doğru yaşanan göç, adeta bir sel boyutuna ulaştı.
1950’den sonra, ağırlıklı olarak ekonomik sebeplerle başlayan bu süreçte; başta İstanbul olmak üzere diğer büyük kentlere doğru kontrol edilemez bir akın gerçekleşti.
21.yüzyılın başlarından itibaren göçlerde bir sapma yaşanmaya başladı. Artık sadece kentler değil, ilçelerde de yoğun bir şekilde göç almaya başladı. Zira köylerdeki okullar bir bir kapanmaya başlamıştı. Şimdi göç sebepleri arasına temel eğitime ulaşabilme arayışları da dahil olmuştu.
Artık kentler şiştikçe şişiyordu…
Bugün gelinen noktada kırsaldaki nüfus oranının %25 seviyelerinde olduğu söylenebilir.
Bu kontrolsüz yoğun göç dalgasının ortaya çıkarttığı kent gerçeği; akla, bilime, çağın gerçeklerine ve etik değerlere hiç de uygun seyretmedi.
Adeta “Saldım çayıra Mevla’m kayıra” anlayışı yaşandı.
Bu salmacı anlayışla büyüyen kentlerde bir müddet sonra her şey kontrolden çıkmış oldu ne yazık ki!
Ne doğayı, ne tarihi, ne mimariyi, ne dokuyu ne de sosyal değerleri koruyabildik. Her şey ama her şey bu berbat kentleşme uğruna feda edildi.
Kent merkezleri gökyüzüne meydan okuyan beton yığınlarına dönerken etrafları da gettolarla sarıldı.
Kentler nefes alamaz hale gelirken, kent insanı bireyciliğin ve yalnızlığın bataklığında debelleşmeye başladı.
“Düşmeye gör, burada sakın düşme! Düştüğünde son tekmeyi en yakınından yersin.”
İstanbul’a dair dertlenme içerisinde olan birisinden duymuştum bu garip cümleyi.
Güven duygusunun tamamen yok olduğu kentlerde insanlar ayakta durabilmek için insani değerlerden her geçen gün ödün vermek durumunda kaldılar.
Ekonomi, eğitim, siyaset, trafik, sağlık ve güvenlik gibi ana damarın hiç biri; insan, çevre ve değerler odaklı işlemediği kentlerde, alarm zilleri uzun zamandan beri çalmaya devam ediyor.
Bu kaotik yapıya son yıllarda Suriye, Afganistan, İran gibi coğrafyalardan ülkemize yönelen dış göçler de eklemlenince kent bunalımı daha da ileri boyutlara ulaştı.
Özellikle büyük kentlerde yaşanan bu kontrolsüz değişim “kentsel Çürüme” olarak tanımlanabilir.
Kentsel çürüme; kent insanını henüz tanımlanmamış bir salgının içerisine çekmişti aslında.
Kendinden başkasını düşünmeyen, daha fazla kazanabilmek için her yolu mübah sayan hastalıklı bireylere dönüşmüştük sonuçta.
Görme, duyma ve dertlenme organlarımız bir müddet sonra kentsel çürümenin içerisinde işlevsiz hale geliyor ve ne yazık ki biz dramatik kayıpların farkına bile varamıyorduk.
Çürüme, en kutsalımız olan aileyi bile kendi içinde derinden yaraladı. Komşu komşuya, evlat babaya güvenmez oldu.
&&&&
2010’lu yıllardan sonra kırsala doğru gözle görülür bir yöneliş olmaya başladı.
Bunda kentin dayanılmaz baskısından kurtulmak isteyenlerin yüzlerini köylerine döndürmesi etkili oldu şüphesiz.
Ayrıca yaşanan salgın dönemi, zenginlerin doğal yaşam arayışları, emeklilerin kalan ömürlerini köylerinde geçirme özlemi, dünyanın kırk türlü hali var köyde bir ayağım olsun düşüncesi ve daha birçok sebep bu yönelişi tetikledi.
Ne yazık ki şimdi de köylerimiz, kentlerin yaşadığı çürümeyle karşı karşıya. Yıllar önce kentlerin yaşadığı o çılgın değişim, köylerimizin kapısına çoktan dayanmış. İşaretler hiç de olumlu değil.
Kırsala dönüş elbette beton mikserleri üzerinden oldu. Betonlaşma yarışı, ki en gösterişli tarafından olmak üzere artık köylerde de sahneleniyor. Yapılan evlerin etrafları taş ya da beton duvarlarla çevirerek geleneksel anlayışa kapılar kapatılıyor.
Mikserler bir taraftan temelleri betonlarken; diğer taraftan, köyün geleneksel mimarisi, dokusu ve değerleri de beton yığınları altında kalmaya başladı.
Artık; selamlaşma, hal hatır sorma, dayanışma, gitme gelme, komşuluk ve akrabalık ilişkileri, bir birinden haberdar olma, hastaya ve darda olana el uzatma, akşam sohbetleri ve benzerleri gibi geleneksel köy değerleri hızla terkedilmeye başlandı.
Atalar kültürünün, adet ve göreneklerin ve hatta mahalle baskılarının oto kontrol sistemi oluşturduğu sosyal doku, sosyal medyanın da olumsuz etkisiyle hızla çözülmeye başladı.
Artık köylerimizde de sorumsuz bireycilik modası çok gözde.
Ben yaptım oldu, bana kimse karışamaz, her şeyin en iyisini ben bilirim. Ben, ben, ben…
Bu bencilliğin en gözde duası da haliyle “Allah versin” oluyor.
Böyle olunca; köy aksakallılarının, din görevlilerinin (öğretmen zaten yok) ve de diğer toplumsal baskı merkezlerinin etkileri de hızla azalıyor.
Korkarım ki kentsel çürüme, köylerimizi de yutacak ve orada kalmayıp yaylalarımızda da bayrak sallayacak.
Umarım; iş işten geçmeden, yangın bacayı sarmadan, çürüme salgına dönmeden köylerimiz kendi estetik anlayışına döner.
Gidecek başka köyümüz yok!