Devletleri Düşmanlar mı, Hatalar mı Çökertir?
Tarihi kadim kaynaklara dikkatle baktığınızda çarpıcı bir gerçekle karşılaşırsınız: Büyük devletlerin çoğu, düşmanlarından önce kendi içlerindeki sorunlar ve çözülmelerle mücadele etmiştir. Düşman orduları çoğu kez belki son darbeyi vurmuştur; ancak o darbeye zemin oluşturan devlet içindeki senelerce birikmiş ihmaller, haksızlıklar, kurumsal zayıflamalar, toplumsal birlikteliğin yok olması, menfaat temelinde yapılan şahsi yanlışlar ve millet-devlet nazarında ortak ideallerin erozyona uğraması olmuştur.
Tarihin en güçlü devletlerinden biri olan Roma İmparatorluğu bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Roma'yı yalnızca yıkan kavimlerin göçü, barbar kavimlerin saldırıları değildi. Tarihçiler; imparatorluğu yıkıma götüren nedenlerin iktisadi bunalımlar, siyasal istikrarsızlıklar, kurumsal çözülmeler, toplumsal yozlaşma, devlet çarklarının işlevsizleşmesi, hukukun pasifize olması, vatandaşlık ruhu ve bilincinin zayıflaması ve daha birçok sebep olarak anlatır. Demek ki; devlet sınırları, evvela zihinlerde çökmüştü.
Türk dünyasının lokomotif devletlerinden biri olan Büyük Selçuklu Devleti'nde Sultan Melikşah ile veziri Nizamülmülk adalet, liyakat üzerine güçlü bir devlet düzeni inşa etmişti. Bu yapı, devleti zirveye taşıdı. Lakin Nizamülmülk'ün vefatının ardından başlayan iktidar kavgaları ve kurumsal çözülmeler, devletin kısa sürede eski gücünü kaybetmesine yol açtı.
Osmanlı Devleti de altı asır boyunca sadece savaş meydanlarında kılıcıyla değil, hukuku, vakıf sistemi, eğitim kurumları ve devlet geleneği ile ayakta kalmayı başardı. Ancak tarih şunu da ortaya koyuyor: Devlet kurumları zafiyete uğradığında, liyakat-ehliyet tartışılır olmanın ötesine geçtiğinde, devletin temel taşları-direkleri sarsılıp aşındığında en güçlü devletler bile eski kudretini koruyamaz hale gelir. Demek ki bir devleti ayakta tutan yalnızca büyük komutanlar değil; büyük kurumlar ve sağlam bir yönetim anlayışıdır.
Bu gördüğümüz gerçek yalnızca geçmişe ait değildir. Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerinin gücü sadece ekonomik, askeri, teknolojik açıdan büyük değil; sağlıklı işleyen kurumları, hesap verebilir yönetim anlayışları, ulusal eğitim sistemleri, hukuka duyulan güven ile ölçülür.
Devletler; güçlü kurumlarla, hukukun herkesi sarıp sarmaladığı, nitelikli eğitimle, artan üretimle, bilim-teknoloji, birbirine güven duyan bireylerle büyür ve yükselir. İşte bu nedenle günlük tartışmaların, kısır çekişmelerin ötesine geçebilmek mecburidir. Demokrasinin doğal parçası siyasi rekabettir. Fakat hangi siyasi rekabet olursa olsun, devletin ve milletin ortak geleceğini inşa edecek kurum ve kuruluşların aşınmasına, yıpranmasına dönüşmemelidir. Çünkü; devlet bir dönemin değil, bütün zamanların ve nesillerin ortak emanetidir.
İyi araştırıldığında tarih laboratuvarı şu sonucu defalarca göstermektedir: Devletleri büyük yapan yalnızca güçlü liderler değildir. Hukukun üstünlüğü, liyakatin egenliği, kurumların düzen ve disiplinli, eğitimin kalitesi, ekonominin verimliliği ve üretkenliği, ulusun ortak gelecek ideali ve inancıdır.
Devletlerin düşmanları kapıya dayandığında artık çoğu zaman geç kalınmış demektir. Burada sorulması gereken şudur: O kapıyı ve yapıyı içeriden kim zayıflattı? Devletleri önce ihmal, sorumsuzluklar, vurdumduymazlık yorar sonra ötekileştirme ve ayrışma zafiyete uğratır. En sonunda ise dış tehditler hazır olan zeminde son perdeyi açar.
Uluslar ve devletler geçmişi değiştiremez. Lakin geçmişin bıraktığı derslerin görmezden gelinmesi, geleceği de değiştiremez. Zira tarih, devletler için intikam alan bir hâkim değildir. Nesillere ders veren büyük bir öğretmendir. Onu dinleyen uluslar yolunu kolay bulur; ihmal edenler, sorumsuz davrananlar ise aynı soruları ve sonuçları yeniden yaşamak zorunda kalır.