Giresun Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Nükleer Bilimler Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Kara, nükleer gücün devletler tarafından kullanımını ve nükleer risklerin uluslararası toplum tarafından nasıl yönetilebileceğini değerlendirdi. Kara, yeni silah teknolojilerinin nükleer güvenlik denklemini daha karmaşık hale getirdiğine dikkat çekti.
Son yıllarda Rusya-Ukrayna Savaşı, İran’ın nükleer programı, Kuzey Kore’nin nükleer ve balistik füze kapasitesi ile Çin ve ABD arasındaki stratejik rekabet, nükleer güvenliği yeniden küresel gündemin önemli başlıklarından biri haline getirdi.
NÜKLEER SİLAHLARIN YIKICI TARİHİ
Nükleer silahların yıkıcı etkisinin en açık örnekleri Hiroşima ve Nagasaki’de yaşandı.
6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya yaklaşık 15 kilotonluk uranyum bombası atıldı. 1945 yılı sonuna kadar yaklaşık 140 bin kişinin hayatını kaybettiği, çok sayıda kişinin ise yaralanma ve radyasyonun etkileriyle karşı karşıya kaldığı tahmin ediliyor.
Üç gün sonra Nagasaki’ye yaklaşık 20 kilotonluk plütonyum bombası atıldı. Bu saldırıyla birlikte on binlerce kişi hayatını kaybetti.
Nükleer silahların etkileri patlama anıyla da sınırlı kalmadı. Radyasyona maruz kalan kişilerde ilerleyen yıllarda lösemi ve çeşitli kanser vakalarında artış görüldü.
İlerleyen yıllarda çok daha güçlü nükleer silahlar geliştirildi. Tarihte test edilmiş en güçlü nükleer silah olan yaklaşık 50 megatonluk Çar Bombası, Hiroşima’ya atılan bombanın yaklaşık 3 bin 300 katı enerjiye sahipti.
NÜKLEER REKABETTE YENİ TEKNOLOJİLER
Günümüzde nükleer güvenlik tartışması yalnızca savaş başlıklarının sayısı ve gücü üzerinden yürütülmüyor.
Rusya’nın Avangard hipersonik sistemi ve Poseidon insansız nükleer su altı aracı ile Çin’in DF-17 platformu, stratejik rekabetin yeni teknolojilere ve farklı platformlara taşındığını gösteriyor.
Bu sistemlerin erken uyarı ve savunma mekanizmalarını zorlaması, karar verme sürelerini kısaltması ve kriz anlarında yanlış değerlendirme riskini artırması önemli bir güvenlik sorunu oluşturuyor.
Yeni nükleer silahlanma yarışının Soğuk Savaş döneminden farklı olarak hipersonik sistemler, füze savunması, siber kabiliyetler ve yapay zeka gibi teknolojiler üzerinden şekillendiği değerlendiriliyor.
EN BÜYÜK RİSK KRİZİN KONTROLDEN ÇIKMASI
Nükleer silahların temel amacı kullanılmalarından ziyade karşı tarafı saldırıdan caydırmak olsa da yeni teknolojilerin bu dengeyi daha kırılgan hale getirdiği belirtiliyor.
Nükleer çağın önemli risklerinden birinin, devletlerin bilinçli şekilde küresel bir nükleer savaş başlatmasından çok kontrol edilemeyen bir krizin nükleer çatışmaya dönüşmesi olduğu ifade ediliyor.
Rusya-Ukrayna Savaşı da nükleer güvenliğin yalnızca nükleer silahlarla sınırlı olmadığını ortaya koydu.
Zaporijya Nükleer Güç Santrali’nin aktif savaş bölgesinde kalması, büyük ticari nükleer tesislerin savaş koşullarında karşılaşabileceği riskleri gündeme taşıdı. Böylece nükleer güvenlik tartışmasına, savaş sırasında nükleer tesislerin nasıl korunacağı sorusu da eklendi.
İRAN’IN NÜKLEER PROGRAMI GÜNDEMDE
Orta Doğu’da nükleer güvenlik tartışmalarının merkezinde İran’ın nükleer programı bulunuyor.
İran programının barışçıl amaçlara yönelik olduğunu belirtirken, uranyum zenginleştirme kapasitesindeki gelişmeler ve denetim süreçleri programın geleceğine ilişkin tartışmaları sürdürüyor.
Nükleer silaha sahip devletlerle bu kapasiteye sahip olmayan ülkeler arasındaki güvenlik dengesizliği de önemli bir sorun olarak öne çıkıyor.
Nükleer silahların dış müdahaleye karşı güvence sağladığı yönündeki algının, daha fazla ülkenin benzer kapasitelere yönelmesine neden olabileceği değerlendiriliyor.
ASYA-PASİFİK’TE NÜKLEER REKABET
Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in nükleer kuvvetlerini modernize etmesi, ABD’nin bölgedeki nükleer caydırıcılık kapasitesi ve Kuzey Kore’nin nükleer programı aynı güvenlik denkleminde bulunuyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde Asya-Pasifik’in küresel nükleer rekabetin önemli merkezlerinden biri olması bekleniyor.
ULUSLARARASI SİSTEM YENİ TEHDİTLERE HAZIR MI?
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT), Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ve çeşitli silah kontrol mekanizmaları, uzun yıllardır nükleer güvenlik açısından önemli bir çerçeve oluşturuyor.
Ancak bu mekanizmaların önemli bölümü, hipersonik silahlar, gelişmiş siber saldırılar, yapay zeka destekli askeri sistemler ve çok aktörlü stratejik rekabetin bugünkü seviyeye ulaşmasından önce oluşturuldu.
Nükleer güvenlik düzeninin sürdürülebilirliği açısından kuralların ve denetim mekanizmalarının tüm ülkelere şeffaf ve tutarlı şekilde uygulanmasının da önem taşıdığı belirtiliyor.
Farklı ülkelere farklı standartlar uygulandığı yönündeki algının, uluslararası sisteme duyulan güveni zedeleyebileceği ve güvenlik asimetrisini artırabileceği ifade ediliyor.
TÜRKİYE İÇİN KBRN HAZIRLIĞI ÖNE ÇIKIYOR
Küresel güvenlik ortamındaki kırılganlık Türkiye açısından da nükleer ve kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer (KBRN) tehditlere karşı hazırlığın önemini artırıyor.
Türkiye’nin radyasyon ölçüm ve izleme sistemleri ile İKAS üzerinden sahip olduğu erken uyarı kapasitesinin önemli bir altyapı sunduğu belirtiliyor.
Ancak KBRN hazırlığının yalnızca tehdidin erken tespitinden ibaret olmadığına dikkat çekiliyor. Olası bir krizde kritik altyapıların çalışmaya devam etmesi ve kurumların koordineli hareket edebilmesi gerekiyor.
Gerçekçi tatbikatların artırılması, toplumun bilinçlendirilmesi, korunaklı alanların ve tahliye güzergahlarının planlanması da hazırlığın önemli unsurları arasında gösteriliyor.
“GELECEĞİ TEKNOLOJİ DEĞİL, YÖNETİM BİÇİMİ BELİRLEYECEK”
Nükleer güvenlik açısından temel sorunun hangi ülkenin daha güçlü nükleer silaha sahip olacağı değil, uluslararası toplumun bu gücü güvenli şekilde yönetip yönetemeyeceği olduğu değerlendiriliyor.
Nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin güvenliği sağlanmadan kalıcı bir silahsızlanma ortamının oluşturulmasının zor olduğu belirtilirken, güvenlik eşitsizliğinin devam etmesinin bazı devletleri nükleer kapasite arayışına yöneltebileceği ifade ediliyor.
Atom çekirdeğinde bulunan enerjinin tıp, uzay araştırmaları ve iklim değişikliğiyle mücadele gibi alanlarda önemli imkanlar sunduğuna dikkat çekilirken, aynı teknolojinin insanlık için büyük bir yıkım kapasitesi de taşıdığı vurgulanıyor.
Bu nedenle geleceğin “nükleer kış” mı yoksa “nükleer bahar” mı olacağını belirleyecek unsurun teknolojiden çok, insanlığın bu gücü nasıl yöneteceği olduğu değerlendiriliyor.