Markette etiketlere bakarken daralan sadece cebimiz mi, yoksa içimizde oluşan o burukluk mu?
Artan fiyatlar yalnızca ekonomik bir veri değil; gündelik hayatı da derinden etkiliyor.
Bugünkü pahalılık, maaş hesaplarının çok ötesine geçmiş durumda. İnsanların ruh hâlinde sessiz ama derin izler bırakıyor.
Kimi, çocuğuna istediği bir çikolatayı bile alamıyor. Eskiden “canım çekti” diye alınan bir ürün, bugün içsel bir hesaplaşmanın konusu hâline geliyor: Almalı mıyım, vaz mı geçmeliyim? Bu bir ihtiyaç mı, yoksa lüks mü?
Bu durum yalnızca alışkanlıklarımızı değil, hayata bakış açımızı da değiştiriyor.
Pahalılık beraberinde görünmez bir yorgunluk getiriyor. Eskiden bir çayın hatırı vardı; para düşünülmezdi. Şimdi insanlar bir çayın hesabını yaparken borç defterini de zihninde tutuyor.
Ne kadar çabalarsak çabalayalım, yerimizde sayma hissi geçmiyor. İnsanlar artık çalışmaktan değil, yetmemekten yoruluyor. Boğaz tokluğuna çalışmak bile insan hayatını derinden etkiliyor.
Az önce söylediğim gibi, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, o yerinde sayma duygusu bir türlü kaybolmuyor.
Davetler, planlar bile erteleniyor. Bir süre sonra “sonra bakarız” cümlesi hayatın merkezine yerleşiyor. İnsanlar sosyalleşmekten çekiniyor. Hayal kurmak bile bir noktadan sonra bütçeye takılıyor.
Belki de en tehlikelisi, pahalılığın normalleşmesi. Alışıyoruz; kızıyoruz ama kabulleniyoruz. Oysa bu kabulleniş sadece alım gücünün değil, yaşam sevincinin de birer birer elimizden kayıp gitmesi demek.
Sürekli geçim derdiyle uğraşan bir toplumun mutlu olması ne kadar mümkün?
Pahalılık cüzdanı vurur, evet; ama asıl darbeyi ruha indirir. Keyif almak zorlaşır.
Geçinmeye mi çalışıyoruz, yoksa sadece hayatta kalmaya mı?
Geçim Mücadelesi, Görünmeyen Bir Yorgunluk
Geçim derdiyle boğuşan toplumda pahalılık artık sadece cebimizi değil, ruh hâlimizi de belirliyor; insanlar yetmemekten yoruluyor, hayaller ise bütçe duvarına çarpıp erteleniyor.
İlk yorum yazan siz olun