Hayatı tiyatroya benzetenler haklıdır. “Her insan rolünü oynar, ışık söner, perde kapanır…” dedikleri doğrudur. Ama bu tiyatroda hemen herkesin birden çok rolü olur.
Düşünün ki ben pazarda çalışan bir hamal rolündeyim. Kırk yıldır insanların yüklerini taşırım kocaman sepetimle. Her gün sabahtan akşama dek yükünü taşıtacak insanları arar gözlerim. Ben bu rolü layıkıyla oynarım. Ama benim bir “oğul”, bir “koca” ve bir “baba” rolüm de vardır. Bunlar daha zordur, elimden geldiğince yapmaya çalışırım. Bazen kimseye beğendiremem.
Düşünün ki ben bir öğretmen rolündeyim. Dünyanın en eski mesleklerinden biridir bu “bilgi pazarlama” işi. 35 yıldır alkışlayan da olmuştur beni, yuhalayan da. Sonra bir gün yazar rolü de oynamak isterim. Takdir eden de olur, sırtını dönen de. Öyleyse ben bu role biraz daha çalışmalıyım, diye düşünürüm.
Ben çok eskiden çocuk rolü de oynamıştım herkes gibi. Ama beni sahnede görmek istemezdiniz. Kostüm, aksesuar, dekor, senaryo; her şey berbattı. O rolü yeni olanaklarla yeni baştan oynamak isterim.
Hem dönem dönem hem gün içinde değişen birçok rolümüz var. Her sahnede keyif alarak, keyif vererek oynayabilmek zor olsa da küçücük bir rolün de hakkını vermeye çalışmalı insan…
Brecht’in bir anısını okuyunca aklıma geldi bunlar.
Tiyatrocu Nico, bir oyunda rol alabilmek için ünlü yazara başvurmuştur.
“Bize bir sunu yap da oyunculuğunu görelim.” der Brecht. “Hazırlanmak için ne kadar süre istersin?”
“Dört hafta yeter...”
Nico dört hafta sonra gelir fakat henüz hazır değildir. Biraz daha zaman ister, Brecht kabul eder.
Sekiz haftanın sonunda Nico sahneye çıkar. Elindeki iskemleyi ortaya koyar, hafifçe eğilerek “Otur, anneciğim!” der. Rolün hepsi budur.
Ve Brecht Nico’yu işe alır…