Beynin saldırgan davranışlarla ilintilendirilen bölgesi “amigdala” imiş.

Denemesi bedava değil ama denemişler: Amigdalası uyarılan bir erkek maymun, etrafındaki maymunları kendinden zayıf görüyorsa saldırıyor, güçlü görüyorsa topukları yağlıyor. Biz bu hayvanı tanıyoruz. Kavgacı kimliğiyle sokakta, trafikte, maçta, tenhada… sık sık karşımıza çıkıyor. Üstelik kavga çıkarmak için gerçek bir nedene de ihtiyacı yok. Birkaç kavga haberi şöyle:

“Kahveye selam vermeden giren kişi dayak yedi.”

“Selamını almayan arkadaşlarıyla tartışan adam onları bacaklarından vurdu.”

“Düğünde ben sana yarım taktım, sen bana niye çeyrek taktın, diyerek kavga çıkardı.”

“Kayınpeder, mangalda tavuk pişirmeyen gelinini dövdü.”

“Küfretmeyin dedi, dayak yedi...” 

İnsanlar gibi kavgalar da çeşit çeşittir.

“Koltuk kavgası” çok yaygın olmasına rağmen saygın olmayan kavgalardan biridir. 20. dönemde güzel bir koltuk için 5 parti değiştiren bir vekil vardı da kendisine “fırıldak” filan denmişti.

Ama koltuk kavgasının saygın bir örneğini de okuduklarımdan anımsıyorum: 50’li yıllarda bile Amerika’da siyahiler beyaz bir yolcu gördüklerinde kalkıp o “üstün insana” yerlerini vermek zorundaydılar. Günün birinde siyahi bir kadın, kavgayı göze alıp yerini vermedi ve onurlu bir hareketin öncüsü oldu.

“Kayıkçı kavgası” fitne fücur işlerden sayılırken “kalem kavgası” kavgaların en nezihlerinden addedilir. Melih Cevdet ve Oktay Rifat beylerin, eleştiri oklarından muzdarip oldukları yazarımız Nurullah Ataç garibi tenhada yakalayıp tekme tokat yoluyla ikna etmeye çalıştıklarını hemen herkes bilir.

 İlk şiir kitabıyla ödül alan genç şair Ayhan Bozkurt, yoldan geçip gitmekte olan Dağlarca’yı görünce koşup selam verir, hâl hatır sorar. Bizim büyük şair, “Sen de kimsin?” diye sual edip aldığı yanıttan memnun olmayınca, “Ödül almakla iyi şair olunmaz…” deyip bastonuyla ve pek de edebî olmayan sözleriyle delikanlıyı kovalar…

Yani bizim bu “kalem” kavgalarının tarihi pek eskidir. Fi tarihinde Ahmet Mithat Efendi de kendisini eleştiren Lastik Sait Bey’i bastonuyla evire çevire dövmüş, üstelik bunu gazetesinde ballandıra ballandıra anlatarak cümle âleme ilan etmiştir.

Bir de hiç bitmeyen “ekmek kavgamız” vardır bizim, hayatımıza heyecan katan...

Her şeyin fiyatı ha bire yükselirken maaşlara da zamlar yapılır sözümona. Ne fiyatlarla maaşlar arasında sağlıklı bir denge kurulur, ne de maaşlarla maaşlar arasında. Yıllardır aynı yakınmalar, mağduriyetler, zararlar, iflaslar, perişanlıklar… Ama böylesi çok daha eğlenceli, değil mi? Ekonomimiz rayına otursa hayatımız kim bilir ne sıkıcı olurdu!

Ve bir de “hürriyet kavgası” vardır insanoğlunun, başka kavgalara pek benzemeyen.

Doğu Türkistan’daki ve İran’daki gibi, görmezden geldiğimiz yahut sesimizin pek çıkmadığı. Nice zamandır acılarla devam eden… Der ki Mehmed Kemal yıllar öncesinden:

“Sen güneş misin / Demir misin / Kaya mısın / Toprak mısın / Su musun?

Giderken / Bunca can / Bunca civan / Susmuşsun da /Sanki var mısın?”