banner192

Başbuğ: İçimizde hainler var

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, "İçimizdeki hain subaylar olmasaydı bu komploların bu kadar başarılı olması mümkün değildi. İçimizde hala hainler var" dedi.   Yargıtay Konferans Salonu'ndaki duruşmaya, İlker Başbuğ, Hurşit Tolon, D

Başbuğ: İçimizde hainler var

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, "İçimizdeki hain subaylar olmasaydı bu komploların bu kadar başarılı olması mümkün değildi. İçimizde hala hainler var" dedi.
 
Yargıtay Konferans Salonu'ndaki duruşmaya, İlker Başbuğ, Hurşit Tolon, Dursun Çiçek, Sinan Aygün'ün aralarında bulunduğu bazı sanıklar ile sanık yakınları ve avukatlar katıldı.
 
Yargıtay 16. Ceza Dairesinde yapılan Ergenekon davasının temyiz incelemesinin ikinci duruşmasında, emekli Orgeneral İlker Başbuğ savunmasını yaptı.
 
Türkiye'yi farklı ve güçlü konuma getirenin laik ve demokratik yapısı olduğunu vurgulayan Başbuğ, "Bazıları ilk günden beri laikliği din karşıtlığı olarak anlattılar. Türk Silahlı Kuvvetlerini böyle göstermeye gayret ettiler. Türk Silahlı Kuvvetleri hiçbir zaman din karşıtı olmamıştır" dedi.
 
ABD'de 2002'de Bush yönetiminin göreve gelmesiyle Ortadoğu'nun yeniden şekillendirilmesi planları çerçevesinde "ılımlı İslam" düşüncesinin ortaya atıldığını ve Türkiye'nin model gösterildiğini anlatan Başbuğ, Fetullah Gülen'in "ılımlı İslam" konseptinin uygulanmasında kullanılabilecek kişi olarak değerlendirildiğini düşündüklerini aktardı.
 
Başbuğ, "ılımlı İslam" ile laikliğin bir arada olamayacağını, Türkiye'nin laik demokratik devlet olduğunu ifade ettiklerini belirterek, "Görüleceği gibi laiklik karşıtı hareketlerin ve Gülen cemaatinin hedeflerine ulaşmak için en büyük engel TSK idi. 'O zaman sesini keselim, karşıt kadroları tasfiye edelim' dediler. Yaşanan bu" diye konuştu.
 
İlker Başbuğ, "cemaat" diyerek toptan ve baştan bu camiayı suçlu ilan etmeyi doğru bulmadığını da ifade ederek, bu sözü kullanarak, TSK'ya karşı yapılan komplolarda planlayıcı ve icracı olanları ve yapılanlara destek verenleri kastettiğini söyledi.
 
TSK'nın görüşlerini kamuoyuyla paylaşıp paylaşmaması konusuna değinen Başbuğ, "Halkın orduya duyduğu güvenin çok yüksek olmasından dolayı TSK'nın kamuoyuyla görüşlerini paylaşması arzu edilmiyor. 'O zaman TSK'nın sesini kısın', yapılan budur" dedi.
 
"Derin devlet" ifadesinin kullanıldığını belirten Başbuğ, şöyle devam etti:
 
"Kastedilen Ergenekon davasında olduğu gibi gizli bir yapıysa. Ben TSK'da 50 yıl fiili hizmet yaptım, samimi söylüyorum bu esnada böyle bir yapılanmanın varlığını ne duydum, ne şahit oldum. Her ülkenin Anayasa ve yasalarla çizilmiş yasal yapılanmaları mevcut. Devletin güvenliği konusundaki ana yapılanma Genelkurmay, MİT ve Dışişleridir. Ortak aklın sonucu olarak Başbakana teklif sunar. Bunlar devletin temel taşları. Burada önemli husus güvenliği ilgilendiren konularda ortak aklın, Genelkurmayın, MİT'in, Dışişlerinin görüşlerinin ne kadar dinlendiği noktasıdır."
 
-"1 Mart tezkeresinin bedelini TSK'ya ödetmek isteyenler..."
 
2003'teki 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinin sorumluluğunun da TSK'ya yüklendiğini ve bunun bedelinin ödetilmek istendiğini ifade eden Başbuğ, "Ulus Devlet, üniter devlet ve laik devlet yapısından rahatsızlık duyanlar, Ilımlı İslam projesini hayata geçirmek isteyenler, 2003'deki 1 Mart tezkeresinin bedelini TSK'ya ödetmek isteyenler, TSK'nın 'Milli Ordu' oluşundan rahatsız olanlar ve PKK terör sorununa 'siyasi çözüm' arayanlar için engel TSK idi. O halde TSK, halkının gözünde itibarsızlaştırılmalı ve sesi kesilmeliydi, karşıt kadrolar tasfiye edilmeliydi" diye konuştu.
 
ABD'nin Türkiye Büyükelçisinin 15 Kasım 2002'de ülkesine gönderdiği mesajda, "Türkiye'de ordu, bürokrasi ve yargıda bir derin devlet var. Derin devletin merkezinde de ordu bulunmakta. Derin devlet yani ordu, ABD'nin desteklediği reformun önündeki en büyük engeldir" denildiğini aktaran Başbuğ, sözlerini şöyle sürdürdü:
 
"Buradan şu sonucu çıkarabiliriz, Bush yönetimi TSK'ya yapılanlara, yapılacaklara sıcak bakmıştır. 
 
Cemaatin ise işlenen hukuk cinayetlerinin faili olduğu anlaşılmaktadır. Bu cinayeti yargı ve emniyet içine yerleştirdikleri kadroları vasıtasıyla işlemiştir. Siyasi iktidar ise, 'Ne istediler de vermedik' ve 'aldatıldık' ifadeleri ile bu süreçte Cemaate gerekli desteği verdiklerini, zaten kendi sözleriyle açıkça belirtmiştir.
 
MİT Müsteşarlığından, konuya ilişkin istihbarat talebinde bulunduk. Ama maalesef bu konularda ilerleme sağlayamadık. Hatta bir keresinde 'bugün bize, yarın size olacak' da dedim. Bugün, o gün söylediklerimizin ne kadar doğru ve gerçeklerin ne olduğu bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı. O günlerde sesimize kulak verilseydi, belki onca acıların yaşanması engellenebilirdi. Konuşmalarım ve yaptıklarım ile Cemaati rahatsız ettiğim, Cemaat tarafından da hedefe alındığım bir gerçektir. Daha sonra yaşadıklarım, yaptıklarımdan hiçbir zaman pişmanlık duymama neden olmadı. Çünkü yaptığım hukuk içerisinde kalarak görevimi yerine getirmeye çalışmamdan başka bir şey değildi. Sadece, laik devlet yapısını ve TSK'nın 'milli ordu' niteliğini korumaya ve savunmaya çalıştım."
 
- "Ergenekon adını niye koydular?"
 
Başbuğ, daha sonra TSK'ya kurulan komploların tarihsel gelişimini anlatacağını belirterek, komplo kurmaya çalışanların 2005'te Şemdinli soruşturmasıyla başarılı olamadığını, ardından Sauna ve Atabeyler davalarıyla ilk uygulamaların gerçekleştirildiğini, asıl komplonun "Ergenekon" davasıyla kurulduğunu söyledi.
 
Davaya "Ergenekon" isminin verilmesine de değinen Başbuğ, "Ergenekon Türkler için bir destanın, efsanenin adı. Bizim destanımız, efsanemiz. Bu Ergenekon adını niye koydular? Türklüğü aşağılamak için, çete olduğunu göstermek için. Bu gerçeği niye göremiyoruz?" dedi.
 
- Dağlıca saldırısı 
 
İlker Başbuğ, 21 Ekim 2007'de PKK tarafından Hakkari/Dağlıca bölgesindeki karakola yapılan saldırıyı hatırlatarak, bu saldırıyla ilgili medyada korkunç bir bilgi kirliliği yaratıldığını, "TSK, terörle mücadelede başarılı değildir" algısı oluşturulmaya çalışıldığını anlattı.
 
Kamuoyunda, "terörle mücadelede karamsarlık oluşturulduğu ve kamuoyunda terör sorununun çözümünün silahlı mücadele ile olmayacağı düşüncesinin yaratıldığını" aktaran Başbuğ, şöyle devam etti: 
 
"Zaten Dağlıca saldırısından kısa bir süre sonra da Taraf gazetesi yayına başlayacaktı. Gazetenin ana görevi TSK'ya karşı psikolojik harekat yürütülmesi ve açılan soruşturmalarla da TSK aleyhine kamuoyunda algı yaratılmasıydı. Bu gazete kimler tarafından görevlendirildi? Kimler destekledi? Bu sorulara, cevaplar bulunamadan 2000-2010 dönemi sağlıklı bir şekilde değerlendirilemez. Dağlıca saldırısının amacı, PKK terörünün sonlandırılmasının sadece 'siyasi çözüm' ile olabileceğini kamuoyuna benimsetmekti. Bu saldırı, PKK terör örgütünün tek başına planladığı ve icra ettiği bir saldırı değildir."
 
- Genelkurmay Başkanlığı döneminde yaşananlar 
 
Başbuğ, Genelkurmay Başkanlığı döneminde 2008-2010 yıllarında yaşanan olaylar ve komploları da anlatmak istediğini belirterek, Ergenekon davasında tanık olarak dinlenilmesi kararı alınan bir kişinin, 2008 yılı Ocak ayında bir gazetede çıkan yazısında, "Darbe planı revize edildi. 2008 yılının Şura'dan hemen sonraki ilk altı ayı hazırlık evresi, 2009 yılının ilk çeyreğinden sonraki en uygun takvimde eylem zamanı" dediğini aktardı. 
 
Ancak 2009 yılı bahar aylarında, darbe amaçlı cebir ve şiddet olaylarının yaşanmadığını belirten Başbuğ, "2009 yılı bahar aylarında başlayıp giderek yoğunlaşan bir şekilde ortalığa isimsiz ve imzasız ihbar mektupları, düzmece dijital veriler, gizli tanık ifadeleri saçılmaya başladı. Bu durumu gözaltı operasyonları, ifadeler, tutuklamalar, sayısız iddianameler ve takibi bile mümkün olmayacak mahkeme süreçleri izledi" dedi. 
 
İlker Başbuğ, 2009 yılının başlarında Erzincan ve Kayseri'de yaşanan iki olay ve bu olaylara ilişkin soruşturmaların TSK açısından çok önemli olduğunu vurgulayarak, iki ilde cemaati mercek altına alan soruşturmaların daha sonra soruşturmayı yürütenler aleyhine döndürüldüğünü kaydetti. Başbuğ, Kayseri ve Erzincan'daki soruşturmayı yürüten askeri savcılar ve hakimlerin çeşitli davalar kapsamında suçlanarak tutuklandıklarını anlattı.
 
Albay Cemal Temizöz'ün, Cizre'de 1993-1995 yıllarında yaşanan "faili meçhul" cinayetler nedeniyle tutuklanma sürecine de değinen İlker Başbuğ, son duruşmada savcının, 20 faili meçhul cinayetten yargılanan sanıkların tümünün beraatini istediğini hatırlattı.
 
İlker Başbuğ, "İnsanlar bu dava süreçlerinde acı çektiler. Asılsız cinayetle suçlanmak gibi insanı kahredecek, başka ağır bir suçlama yoktur. Böyle suçlamaların, insanlar üzerinde ne kadar büyük travmalara neden olduğuna şahit oldum. Bu insanların kaybettikleri nasıl geriye getirilecek? Bu açık komploları kuranlar, yakalanıp yargı önüne çıkartılmayacak mı? Söylediklerimizi o zaman dikkate almayan siyasi makamlar, bu yaşananlara karşı şimdi de sessiz kalmaya devam edecek mi?" diye sordu. 
 
- "Poyrazköy olayı
 
Poyrazköy'de yapılan aramalarda "gömülmüş" mühimmatlar bulunduğunu, Poyrazköy olayının direkt Deniz Kuvvetleri personelini hedef aldığını söyleyen Başbuğ, "Bulunanlar arasında, beş tane boş lav da bulunmaktaydı. Lav bir defa kullanılır. Ateşlendikten sonra geride kalan boş kısım bir daha kullanılmaz. Beş tane boş lavın orada gömülmesi, açıkça bu silahları bilmeyen bir kişinin yapabileceği bir şeydi" şeklinde konuştu.
 
İlker Başbuğ, bu nedenle 29 Nisan 2009 günü yaptığı basın toplantısında, "Poyrazköy’de yapılan kazılarda beş tane boş lav paketlenmiş olarak gömülmüş şekilde bulundu. Bu boş lavın kullanılma olanağı yok yani kullanmazsınız. Ben de şu soruyu soruyorum, acaba bunu yapanlar, gömenler kim?" dediğini aktardı. 
 
-"O basın toplantısında 'boru' dememişim, dediğime ben de inandım"
 
Bu konuşmasının büyük yankı ve rahatsızlık uyandırdığını, basın toplantısında boş lavlara "boru" demediğini dile getiren Başbuğ, "Özellikle, bu 'boru' sözcüğü üzerinden aleyhimde propaganda yapıldı. Basın toplantısında algı operasyonu kurbanıyım. O basın toplantısında 'boru' dememişim, yıllar sonra Silivri'de öğrendim ama o kadar çıktı ki 'boru' dediğime ben de inandım. Sordular, 'Dediniz mi?' diye, ben de 'evet' dedim, dememişim ama desem ne olur. Meğer Deniz Baykal söylemiş, bizim üzerimize yıkıldı. Bunlar, 'bu adam mühimmata boru, belgeye de kağıt parçası dedi' diye kaldı" ifadelerini kullandı. 
 
- "İrticayla Mücadele Eylem Planı"
 
ABD'de bulunduğu 4 Nisan 2009 günü, Gazi Üsteğmen avukat Serdar Öztürk'ün ofisinde polisler tarafından yapılan aramada, masa üstünde açıkta bir dosya içinde "İrtica ile Mücadele Eylem Planı"nın fotokopisinin bulunuverdiğini söyleyen Başbuğ, bu belgenin suç unsuru taşıdığını, planın, "hiç bir kimsenin kesinlikle kabul etmediği bir kağıt" olduğunu ifade etti. 
 
Süreçte, TBMM'de yasa değişikliği yapılarak, askeri şahısların askeri mahallerde işledikleri suçlar nedeniyle Özel Yetkili Mahkemeler tarafından yargılanmalarının önünün açıldığını ve böylelikle Albay Dursun Çiçek'in tutuklandığını kaydeden Başbuğ, bu düzenlemenin Anayasa'ya aykırı olduğunu defalarca söylediklerini, sonunda da düzenlemenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiğini hatırlattı. 
 
TBMM'de yapılan ikinci değişiklikle ise "her halükarda sivil şahısların askeri mahkemelerde yargılanmalarına son verildiğini" anlatan Başbuğ, "Olaylar, yasa değişikliğinin zamanlaması, yasa değişikliklerinden nasıl ve kimlerin faydalandığı, bu yasa değişikliklerinin Cemaat tarafından istenildiğini göstermektedir" ifadelerini kullandı. 
 
-"Çözüm, Zekeriya Öz'e gönderilen ihbar mektubunda bulundu"
 
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının, 7 Ağustos 2009'da bir karar alarak, suç yerinin Ankara olması nedeniyle "İrtica ile Mücadele Eylem Planı"yla "TSK'yı aşağılama ve hakaret suçu"na ilişkin soruşturmanın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesini istediğini hatırlatan Başbuğ, şöyle konuştu:
 
"İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı iddia edilen planın birileri tarafından üretildiğini ve bunların amaçlarının ise TSK'ya bir komplo/kumpas kurulması olduğunu bir noktada kabul ediyordu. Komplocular, iddia ettikleri İrtica ile Mücadele Eylem Planı ile girdikleri çıkmazdan çok rahatsızlardı. Medyadaki rüzgar aleyhlerine dönmüştü. Çıkış yolu aradılar. Çözüm, 30 Eylül 2009 günü Savcı Zekeriya Öz'e gönderilen bir ihbar mektubunda bulundu. İhbarcı, mektuba göre bir subaydı. Olabilir, bizim içimizdeki hain subaylar olmasaydı bu komploların bu kadar başarılı olması mümkün değildi. İçimizde hala hainler var." 

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.