banner192

Çelik: Monarşi milli hakimiyet kavramına aykırıdır

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin, “Bütün bu tartışmalardan sonra kim cumhurbaşkanı adayı olacaksa teşkilat olarak topyekun onun arkasında oluruz ve gecemizi gündüzümüze katarız. Nitelikl

Çelik: Monarşi milli hakimiyet kavramına aykırıdır

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin, “Bütün bu tartışmalardan sonra kim cumhurbaşkanı adayı olacaksa teşkilat olarak topyekun onun arkasında oluruz ve gecemizi gündüzümüze katarız. Nitelikli bir çoğunlukla onun seçilip köşkte oturmasını temin etmeye çalışırız” dedi.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, TGRT Haber ve İhlas Haber Ajansı Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar’ın gündeme ilişkin sorularını cevapladı. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile ilgili olarak düşüncelerinin sorulması üzerine Çelik, “Bu çocuklarımıza armağan edilmiş bir bayram olduğu için, çocuklarımızın, milletimizin bayramını tebrik ediyorum. Onların geleceğinin çok parlak olmasını diliyorum. Öte taraftan eskiden ’Milli Hakimiyet’ deniyordu.

Şimdi ’Milli Egemenlik’ deniyor. ’Ulusal Egemenlik’ deniyor. İsimlendirme ve kelimelerden ziyade işin özü ve içeriği son derece önemlidir. Bildiğiniz gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mebusu Meclisan İstanbul’da dağıldıktan sonra 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanıyor. Dolayısıyla o gün bir bayram haline getiriliyor ve Milli Hakimiyet Bayramı olarak da kutlanıyor. Bu milli egemenlik, milli hakimiyet, ulusal egemenlik adına ne derseniz deyin bu kavram aslında üzerinde çokça düşünmemiz gereken bir kavram ama Türkiye’de birçok kavramın içi boşaltıldığı gibi bunun da içi boşaltıldı farklı mecralara çekildi” şeklinde konuştu.

“MİLLİ HAKİMİYET, MİLLİ EGEMENLİK KAVRAMINI İLK DEFA CUMHURİYETLE BİRLİKTE TARTIŞMIŞ VEYA KABULLENİŞ VEYA ÜZERİNDE DURMUŞ DEĞİLİZ”

Çelik, açıklamalarına şöyle devam etti:

“Biz tabi milli hakimiyet, milli egemenlik kavramını ilk defa cumhuriyetle birlikte tartışmış veya kabullenmiş veya üzerinde durmuş değiliz. Cumhuriyet kurulmadan 3 yıl önce Meclis açıldıktan hemen sonra bu çok yoğun bir şekilde tartışıldı ama onun da öncesi var. ’Milli Hakimiyet’ kavramı çok yoğunluklu tartışılan bir konudur. 1865’ten itibaren Yeni Osmanlı Hareketi ile birlikte aslında kim ülkenin yönetiminde söz sahibi olacak, irade sahibi kim olacak tartışmaları gündeme geldikten sonra Yeni Osmanlıların Hürriyet Gazetesi’nde, Muhbir Gazetesi’nde, Ali Suavi’nin Ulum Gazetesi’nde daha sonra Jön Türklerin çokça gazetelerinde tartıştıkları bir konudur. Yani bu kavramın cumhuriyetle yaşıt bir tarafı yok ama çok daha ötesine giden 150 yıldan fazladır, aslında toplumumuzun gündeminde olan konuştuğumuz bir konudur.”

“MONARŞİ MİLLİ HAKİMİYET KAVRAMINA AYKIRI BİR ŞEYDİR”

Eğer bir ülkede bir hanedan, aile varsa yani ülkenin yönetimi bir padişah tarafından bir sultan tarafından idare ediliyorsa onlardan sonra yönetimi kardeşleri çocukları arasında yönetim el değiştiriyorsa orada monarşi olduğunu kaydeden Çelik, “Monarşi milli hakimiyet kavramına aykırı bir şeydir ama İngiltere örneğinde olduğu gibi bizim İkinci Meşrutiyet’te olduğu gibi meşruti monarşi diye sonra bir kavram geliştirdi. Şuydu meşruti monarşi; meşrutiyet ile meşruiyet bizim ülkemizde çoğu zaman karıştırılır. Meşrutiyet aslında monarşinin şarta bağlanmış şeklidir. Ülkenin devlet başkanı bir numaralı yönetimi eğer halk tarafından seçiliyorsa orada cumhuriyet var demektir. Bugün bizim bu kavramlar üzerinde de düşünmemiz lazım.

Yani hanedan, aile yok, cumhurbaşkanını halk seçiyor veya halkın seçtiği parlamento seçiyor. Orada cumhuriyet var demektir ama yeryüzünde çok çeşitli cumhuriyetler var ve yeryüzünde monarşilerden çok daha kötü olan cumhuriyetler var. Totaliter cumhuriyetler var. Sosyalist cumhuriyetler var. Teolojik cumhuriyetler var. Bürokratik cumhuriyetler var ve demokratik cumhuriyetler var. Türkiye’de biz milli hakimiyet kavramı üzerinde dururken milletin iradesinin yönetime yansımasından söz ederken, bizim üzerinde durmamız gereken şey şudur; Türkiye nasıl bir cumhuriyettir? Türkiye kurulurken bürokratik bir cumhuriyet olarak tasarlanmış, çok partili siyasi hayata geçildikten sonra bu bir parça gevşemiş ama kurumlar vasıtasıyla milletvekili sayısı kaç olursa olsun bir iktidarı kaç milletvekili olursa olsun, o kurumlar bir devlet ideolojisi bizim statüko dediğimiz veya müesses nizam dediğimiz nizam halk ne derse desin, halkın iradesi nasıl tecelli ederse edilsin, elindeki askeri gücü de kullanarak halkı bastırmış.

Aslında Türkiye’de 2010 referandumuyla birlikte bürokratik cumhuriyet demokratik cumhuriyete doğru değişmeye başladı. Bugün aslında Türkiye’deki tartışmaların odağındaki meselelerden birisi bu. Türkiye bürokratik bir cumhuriyetten kurtularak, kurumlar hakimiyetinden bürokratik hakimiyetten sivil ve askeri bürokrasinin karar merci olduğu bir yapıdan siyasi iradenin yani halkın temsilcilerinin nihai sözü söylediği bir Cumhuriyet tipine dönüşmeye çalışıyor. Bu dönüşümü de aslında çıkan sesler gürültüler Türkiye’nin bürokratik cumhuriyetten demokratik cumhuriyete geçişinin sesleridir” değerlendirmelerini yaptı.

“BİZ DİYORUZ Kİ FERDİN HAKKI SÖZ KONUSUYSA ORADA BÜTÜN AKAN SULAR DURUR”

“Devlet her zaman ülkenin iyi olmasını hedefler ama siyasetçi o ülkeyi batırmaya çalışır” sözü ile ilgili Çelik, şunları kaydetti:

“Eskiden esas olan şey devlettir. Devletin milleti vardır. O millet, o devlete hizmet etmekle, ona tabi olmakla, ona kul olmakla mükelleftir. Demokratik devlette bu değil. Demokratik devlette devletin milleti değil, milletin devleti vardır. Biz milletin devleti olsun diyoruz. Suçlu karşısında yumruğu güçlü devlet olsun, yanlış yapanın karşısında yumruğu güçlü devlet olsun ama sıradan vatandaş karşısında şefkatli devlet olsun, okşayan devlet olsun. Düzenleyen, yol gösteren, denetleyen, imkan ve fırsat oluşturan devlet olsun.

İşte Türkiye’de AK Parti ile birlikte bizim oluşturmaya çalıştığımız budur. Devletin milleti değil, milletin devleti. Devletin milleti kavramını getirirseniz devlet milletin ensesinde boza pişirir ve despot devlet dediğimiz işte odur. Biz diyoruz ki ferdin hakkı söz konusuysa orada bütün akan sular durur. Esasen anayasalar devletle millet arasında sözleşmedir. Yani halk şunu diyor devlete; ’Sen devletsin. Benim siyasal organizasyonumsun. Sen bana zulmetmekle görevli değilsin. Bana hizmet etmekle, bana yanlış yapanlara karşı koymakla ama vatandaşlık görevlerini yapan vatandaşa da kol kanat germekle mükellefsin. Anayasa aslında bunu temenni eder.”

İlk anayasanın İngiltere’de Magna Carta 1215 olduğunu hatırlatan Çelik, şunları söyledi:

“Onların geçmişiyle bizim demokratik geçmişimizi şöyle bir mukayese ettiğimiz zaman bizim hala çok mesafe kat etmemiz gerekiyor. Bütçe hakkı meclistedir. Halk kendi vekilleri milletvekilleri aracılığıyla Türkiye’nin şu kadar vergisi toplandı. Bu ülkenin geliri gideri nasıl oldu. Bu bir hesap sorma işidir. İşte onun için Magna Carta’dan başlayan, milletin devletten hesap sorması. Milletin devletin yaptıklarını kontrol etmesi. İşte demokratik devlet bu.”

Türkiye’nin demokrasi geçmişinin derin olduğuna ilişkin Çelik, “Bizim tarih anlayışımız sakat bir tarih anlayışıdır. Sanki 29 Ekim 1923’te cumhuriyet kuruldu. Ondan ötesi yokmuş gibi varsayan, orayı kötüleyen, yerin dibine geçiren, aşağılayan…” şeklinde konuştu.

“TARİHTEKİ İYİ ÖRNEKLERİ BUGÜNE TAŞIMAK İÇİN TARİH OKUYORUZ”

Ermeni meselesinin 24 Nisan 1915’lere uzandığına dikkat çeken Çelik şöyle devam etti:

“1915 yılında Osmanlı Devleti vardı. Biz yeni bir devletiz. Çiçeği burnundayız. Onu Osmanlı yaptı dediğiniz zaman senden vazgeçiyorlar mı? Bu iddialar dile geldiği zaman karşı taraf şunu söylüyor; ’Sizin durumunuz babasını reddeden ama mirasa talip olan evladın durumuna benziyor.’ Bu toprakları bize Osmanlı mülk yapmadı mı? Başta İstanbul olmak üzere o zaman Anadolu topraklarından çekip gitmemiz lazım.

Biz Osmanlı’nın varisleriyiz. Yani sanki köksüz bir ağaçmış gibi kimse bu millete bu muameleyi yapamaz. Cumhuriyet dönemindeki tarih anlayışı maalesef sakattır. Cumhuriyeti benimsetmek ve yerleştirmek için, nitekim Atatürk’ün bu konuyla ilgili özeleştirileri var. Ruşen Eşref Günaydın’a verdiği mülakatta ‘Nesillerimizi bin yıllık tarihimizin kültür hazinelerinden mahrum bıraktık’ diyor. O özeleştirinin yapılması gerektiğini söylüyor. Aslında nesiller arasındaki kopukluğu bu tarih zihniyetinden yoksun olan gençliğin ne tür arızalar ile karşı karşıya kalabileceğine dair uzun boylu görüştükten sonra Tarih Kurumu ve Dil Kurumu bunun için kuruluyor. Bu müesseseler o tahribatı önleyecekler. Önlediler mi? Çok emin değilim.”

Demokratik cumhuriyet olmak istediklerini belirten Çelik, “Tek başına cumhuriyet bizim derdimize deva olmaz. Yani adı cumhuriyet ama uygulamalar totaliter, otoriter” dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 1915 Ermeni olayları ve Ermeniler ile ilgili taziyelerini ifade etmesine karşılık Çelik, şunları söyledi:

“Bu konuda kitabı olan birisiyim. Dolayısıyla ukalalık yapmak istemem ama bu konuyu bildiğini sananlardan birisiyim. Asli kaynaklarına giderek bu meseleyi araştırmış birisi olarak söylüyorum; bu tehcir esnasında, Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı coğrafyası içerisinde veya göç ettikten sonra hayatını kaybeden Ermeniler bizim o günkü Osmanlı Devleti’nin vatandaşlarıydı. Dolayısıyla bir insanın ölümünden dolayı üzüntü duymak bir insani özelliktir. Ben her vesileyle de şunu söyledim; geçmişteki acıları, tarihte yaşanmış acıları kaşıyıp bugüne getirmenin kimseye bir faydası yoktur. Tarih bir ibret ilmidir. Tarihte düştüğümüz hatalara bugün tekrar düşmemek ve tarihteki iyi örnekleri bugüne taşımak için tarih okuyoruz.

Ermeniler uzun yıllar boyunca özellikle Ermeni Diasporası yıllar yılı Türkiye’yi soykırımcı olmakla suçladılar ve her ülkenin parlamentosunda bu sözde soykırım yasa tasarılarını getirdiler. Şimdiye kadar onlarca çıkmış parlamentolarda kararlar var ama biz o kararlar her verildiğinde parlamentoların siyasilere bugün verdiği kararlarla tarih yargılanmaz dedik. Başbakan o zaman Ermenistan Devlet Başkanı’na çağrıda bulundu. Biz bütün arşivlerimizi açmaya hazırız dedi. Bütün arşivlerimizi tarihçilere, araştırmacılara açalım gelsinler bu konuları araştırsınlar. Burada sadece Osmanlı arşivini taramak yetmez. Bu dediğim dönemde Amerika çok etkin bir devlet değil. İngiltere arşivinin mutlaka taranması lazımdır. Fransa arşivinin taranması lazımdır.

Rus arşivlerinin taranması gerekiyor. Çıkan sonuç şudur; Ziya Gökalp Malta sürgünü olarak Malta’ya götürülürken onlara diyorlar ki siz Ermenileri katlettiniz. Ziya Gökalp orada diyor ki bu bir mukateledir. Şimdi eli tutan herkes doğu cephesine gitmiş. İçeride çok az jandarma birlikleri var ve öte taraftan polis güçleri var. Şimdi bu Ermeni çeteleri bugünkü PKK gibi silahlanıyorlar ve Ermenileri de öldürüyorlar. 2’nci Meşrutiyet’ten sonra ilk mahalli seçimler yapılıyor ve Vanlılar çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen bir Ermeniyi Belediye Başkanı seçiyorlar. Fakat bu silahlı Ermeni komitelerinin özellikle emellerine alet olmadığı için başkanı oğluna öldürtüyorlar. Sonuçta savaşta 9 cephede savaşan bir devlet var ve yerli halkın özellikle korumasız olduğu bir zamanda çoğunluğu çocuk, kadın ve yaşlıların olduğu bir ortamda Ermeni çeteleri gelip saldırıyor.

Şimdi ne yapacaksınız. Size saldıran insanlara siz çiçek buketleriyle mi karşılık vereceksiniz. O gün böyle bir acı yaşandı. Her iki taraftan çok sayıda insan ölmüştür. Sonra Rusların doğuyu işgal etmesiyle birlikte Erzurum’dan Van’dan her taraftan insanlar göçmüştür. Soğuğun olduğu zamanlarda soğuktan telef olmuşlardır. 40 bin 50 bin kişi gitmiş 2 bin kişi geri gelmiş. Bizim yaşadığımız bir trajedidir. Bu açıdan Başbakan’ın yayınladığı bu bildiri de belki Türkiye Cumhuriyet Devleti’nde belki ilk defa böyle bir açıklama yapılmıştır. O öldürülen Ermenilerin bu trajik ölümlerinin de aslında tarafımızdan önemsendiği ve onların bugünkü torunlarına başsağlığı dileyen bir tavrın çok bence insani tavır olduğunu ifade etmek istiyorum. İşte bunlar 2015 dolayısıyla bu 1915’in yüzüncü yılı dolayısıyla bütün dünyada özellikle diaspora tekrar bu meseleyi kaşımaya çalışıyor. Herkes kendi üzerine düşeni yapacak. Onlar dünyaya öyle diyecek biz de dünyaya kendi tezlerimizi anlatacağız.”

“AK PARTİNİN KADERİ, AK PARTİNİN VARLIĞI, TÜRKİYE’NİN VARLIĞI, TÜRKİYE’NİN KADERİYLE ÖZDEŞ HALE GELDİ”

Başbakanın Erdoğan’ın açıkladığı “Cumhurbaşkanı ile görüşmemiz Mayıs ayının sonunda olabilir” açıklamasına değinen Çelik, “Cumhurbaşkanı şunu söylemek istiyor; ben hesabi değilim hasbiyim. Yani bir hesap kitap yapmıyorum. Çünkü onu da daha sonra söylediği ifadelere ben bağımsız olarak siyasete başlamış değilim ve buralara bağımsız olarak gelmiş birisi değilim. Ben bir siyaset dünyasının bir ferdiyim. Nitekim Sayın Abdullah Gül bırakın geçmişteki siyasi hayatını AK Parti’yle birlikte AK Parti’nin kurucularındandır. AK Parti de 2’nci insandı. Seçimden sonra 58’inci hükümetin başbakanıydı. Sonra 2007 yılına kadar dışişleri bakanıydı.

Sonra bu partinin iradesiyle, bu partinin milletvekillerinin oyuyla cumhurbaşkanı seçildi. Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül dışında kimsenin cumhurbaşkanlığına adaylığı konuşulmuyor. Bu önemli bir şeydir. Yani AK Parti’nin kaderi, AK Parti’nin varlığı, Türkiye’nin varlığı Türkiye’nin kaderiyle özdeş hale geldi. Türkiye’de muhalefet diye bir şey yoktur. Muhalefet maalesef olana itiraz ediyor. Bağırıyor, çağırıyor, küfür ediyor. Ana muhalefet partisinden kimsenin adı geçiyor mu? Geçse bile kamuoyu ciddiye alıyor mu? Şunun herkes tarafından iyi bilinmesi gerekiyor.

Başbakanımız daha önce de bunu yaptı. 2002 yılında kim başbakan olsun sorusu gündeme geldi. Hepimizle istişare etti ve hepimizle görüştükten sonra Ahmet Necdet Sezer’e 58’inci hükümeti kurmak üzere Abdullah Gül’ün görevlendirilmesi gerektiğine dair görüşünü ifade etti. Sonra Siirt seçimi oldu ve Başbakan milletvekili seçildi. Sayın Gül siyasi nezaketin gereği olarak hemen istifa etti. Sonra cumhurbaşkanlığı gündeme geldi. Abdullah Gül Bey belirlendi ve 367 kararından dolayı bize seçtirmediler ve seçime gittik. Halk bir mesaj verdi. Bu gündeme geldiği zaman meydanlar dalgalanıyordu. Sonra 2007 seçiminden sonra tekrar bu konuyu gündeme aldık ve tekrar Abdullah Gül’ün bizim adayımız olmaya devam ettiğini açıkladı. Meclis’te seçildi ve köşke gitti. Bugün ne olur. Bakın bugün aynı mekanizma yine çalışıyor. Sayın Gül Cumhurbaşkanımızdır şuan da, Sayın Başbakan Başbakanımızdır. Bütün bu istişarelerden sonra, ikisi bir araya geldikten sonra karar verecekler.

Bu karar çıkmadan bizim spekülasyon yapmamıza gerek yok. Biz Abdullah Gül’ü de severiz baş tacı yaparız. Sayın Recep Tayyip Erdoğan bizim partimizin lideridir, Başbakanımızdır. Onu da severiz baş tacı yaparız. Biz ikisine de Başbakan ve Cumhurbaşkanı olmanın ötesinde abi gözüyle bakıyoruz. Dolayısıyla bütün bu tartışmalardan sonra kim cumhurbaşkanı adayı olacaksa teşkilat olarak topyekun onun arkasında oluruz ve gecemizi gündüzümüze katarız. Nitelikli bir çoğunlukla onun seçilip köşkte oturmasını temin etmeye çalışırız” değerlendirmesini yaptı.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.