banner192

Hırsız değil, tek suçlu AK Parti!

 Bugün Türkiye’nin sorunu, bir iktidar sorunu olmaktan çok öteye, bir muhalefet sorunudur. Tabii, bu ifadeye derhal “iktidar her ülkede vardır; demokrasilerin ayırıcı özelliği bir muhalefetin varlığıdır” gibi, ilköğretim yurttaşlık bilgisi kitaplarından a

Hırsız değil, tek suçlu AK Parti!

 

Bugün Türkiye’nin sorunu, bir iktidar sorunu olmaktan çok öteye, bir muhalefet sorunudur. Tabii, bu ifadeye derhal “iktidar her ülkede vardır; demokrasilerin ayırıcı özelliği bir muhalefetin varlığıdır” gibi, ilköğretim yurttaşlık bilgisi kitaplarından alınmış izlenimi veren bir cümleyle itirazda bulunulabilir. Elbette, demokrasileri demokratik olmayan rejimlerden ayıran en önemli özelliklerden biri, serbestçe örgütlenmiş ve eşit şartlar altında iktidar mücadelesinde bulunan muhalefet partilerinin varlığıdır. Ancak, aynı derecede önemli bir gerçek, bir demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için, muhalefet partilerinin de, iktidar partisi kadar sorumlu ve gerçekçi politikalar izlemeleri gereğidir. Nitekim birçok demokrasi teorisyenine göre iki-parti sisteminin avantajlarından biri, muhalefeti, yarının iktidarı olacağı düşüncesiyle, demagojiden uzak, sorumlu ve gerçekçi politikalar izlemeye teşvik etmesidir.
 
Belki, Türkiye’nin sorunu tam da budur. Başta ana muhalefet partisi olmak üzere Türkiye’deki muhalefet partileri, görünebilir bir gelecekte seçimler yoluyla iktidar olabilecekleri ümidini taşımadıklarından, böyle sorumlu ve gerçekçi politikalar izlemeye ihtiyaç duymamaktadırlar. Bu, özellikle, günümüzde yoğun şekilde tartıştığımız Suriye ve Kürt sorunlarına ilişkin olarak kendini göstermektedir.
 
Çelişkili tutumlar
 
Suriye konusunda AK Parti iktidarı, birbirinin tamamen zıddı iki eleştiri karşısındadır. Bir grup, hükümeti, mesela uçağımızın düşürülmesi konusunda yeterince aktif olmamakla suçlarken, başka bir grup Suriye bunalımına fazla aktif şekilde müdahil olmakla eleştirmektedir. Bazen iki tür eleştirinin sahipleri aynı veya benzer çevrelerdir. Oysa gene aynı çevrelerin günah keçisi ilân ettikleri Sayın Ahmet Davutoğlu’nun doğru olarak belirttiği gibi, bu konuda Türkiye’nin izleyebileceği üç ve sadece üç politika vardı: “Birincisi; bütün bu katliamlara rağmen Esad’ın yanında duracaktık. İkincisi; karışmamak, yani sınırlarımızı kapatırız, şu anki 80 bin kişi sınırın önünde birikir, orada o sınırda Suriyeli askerler ateş açar, çocuklar, kadınlar ölür... Üçüncü şık ise; Esad’a gerekli telkinleri yaparsınız, her şeyi denersiniz, sonra da dinlemiyorsa halkın yanında yer alırsınız ve politikalarınızı ona göre şekillendirirsiniz, yani geleceğe oynarsınız, bugüne değil. Biz stratejik bir perspektifle Suriye’nin geleceğine yatırım yaptık, çünkü her ülkenin geleceğini belirleyecek olan halkıdır” (Derya Sazak’la röportaj, Milliyet,
 
25 Ağustos 2012). Herhalde, asgarî insanî duygulara ve sağduyuya sahip hiç kimse, bu alternatiflerden birincisinin veya ikincisinin tercih edilmesini savunamaz.
 
Türkiye’nin Suriye politikasının ana yönüne değil, bazı nüanslarına ilişkin iyi niyetli ve yapıcı eleştirileri ve bu politikalarda bazı “ince ayarlar” yapılıp yapılamayacağı konusundaki görüşleri bir yana bırakacak olursak, eleştirilerin büyük çoğunluğu kendi içinde çelişik bir fikrî perişanlığın ifadesidir. Mesela bir kısım eleştiriciler Türkiye’nin ABD’nin ve Batı’nın “taşeron”u haline geldiğini ileri sürerken, aynı zamanda Türkiye’nin ABD ve Batı ülkelerini daha aktif (hattâ askerî) bir müdahale için kışkırtmakta olduğunu iddia etmektedirler. “Taşeron” kelimesinin çirkinliği ve haksızlığı bir yana, nasıl oluyor da Türkiye, hem onların taşeronu, hem kışkırtıcısı olabiliyor?
 
Zihinsel özür açısından bundan geri kalmayacak bir iddia da, Türkiye’nin Sünni-Şii kavgasında Sünni eksenli bir siyaset izlediği ve bu yüzden başta İran olmak üzere Şii devletleri ve halkları kendisine gereksiz yere düşman ettiğidir...
 
Bu eleştiriciler, Suriye olaylarının başlamasına kadar Türkiye’nin gerek Suriye gerek İran’la çok yakın ilişkiler sürdürdüğünü, BM’de İran aleyhine bir karar alınmasına ABD ile bir soğukluk yaşanması pahasına karşı çıktığını, Suriye’nin Batı ülkeleriyle ilişkilerinin iyileştirilmesi için büyük çaba harcadığını, Suriye’nin İsrail ile olan ihtilâfında arabuluculuk ettiğini ânî bir hafıza kaybı ile unutmuş görünüyorlar. Herhalde İran ve Suriye halkları, Şii (Caferî) veya Nusayri mezheplerine son bir yıl içinde intisap etmiş değiller. İran’la ilişkilerimiz kötüye gidiyorsa, bunun sebebi, Türkiye’nin ansızın Sünnî eksenli bir politika izlemeye başlaması değil, İran’ın mevcut Suriye rejimini kendi bölgesel stratejileri bakımından vazgeçilmez bir unsur sayması ve ona bütün gücüyle destek vermesidir. İlginçtir ki, şimdi İran ve Suriye ile ilişkilerimizin bozulmasını eleştirenler, yakın zamanlara kadar bu ülkelerde mevcut olan yakın dostluk ilişkilerini, “eksen kayması” ve Türkiye’nin Batı ittifakından koparak İslam âlemine yönelmesi olarak eleştiriyorlardı.
 
AK Parti eleştiricilerinin büyük bir zevkle mütemadiyen tekrarladıkları bir husus da, “komşularla sıfır sorun” politikasının bütün komşularla çatışmaya dönüşmüş olduğu iddiasıdır. Her nedense, bu “başarısızlık,” ana muhalefet partisi lideri tarafından “cumhuriyet tarihimizin en çapsız dışişleri bakanı” tarzındaki yakışıksız ifadelerle Sayın Ahmet Davutoğlu’na fatura edilmek istenmektedir. Hiçbir ülkede dış politikanın dışişleri bakanlarının şahsi politikaları olmadığı gerçeği bir yana, Sayın Davutoğlu kanımca cumhuriyet tarihimizin en “çaplı” ve vizyon sahibi dışişleri bakanlarından biridir. “Komşularla sıfır sorun” politikası da, çocukluğumuzdan beri duymaya alıştığımız “dört tarafı düşmanlarla çevrili yalnız ülke” masalına nazaran gerçek ve olumlu bir devrimdir. Türkiye’nin bütün komşularıyla çatışma içine girdirdiği iddiası hiçbir geçerliliği olmayan boş ve demagojik bir iddiadır. Halen Türkiye, komşuları olan Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan ve Kuzey Irak Kürt yönetimi ile iyi veya çok iyi ilişkiler içindedir. Siyaseten güç ve riskli olmasına rağmen, Kıbrıs sorununda ve Ermenistan’la ilişkilerinin normalleştirilmesi konusunda cesur adımlar atılmış, ancak maalesef bunlardan birincisi Kıbrıs Rum kesiminin Annan Planı’na destek vermemesi, ikincisi de kardeş Azerbaycan’ın tepkileri nedeniyle olumlu sonuçlara ulaşamamıştır. Dostluk, iki taraflı bir ilişkidir. Bir tarafın iyi niyeti, dostluk ilişkilerini tesise yetmez. İngilizce deyimiyle, “tango yapmak için iki kişi gerekir.” İran ve Suriye ile ilişkilerin kötüleşmesinin Türkiye’nin hasmane davranışlarından değil, bu ülkelerin son zamanlardaki tutumlarından kaynaklandığına yukarıda değinmiştim. Irak merkezî yönetimi ile ilişkilerin soğuklaşmasının nedenini de, Türkiye’nin hasmane davranışlarında değil, gitgide İran’ın yörüngesine giren Malikî hükümetinin, Irak’ın diğer kurucu unsurları olan Kürtlere ve Sünnî Araplara karşı baskıcı ve dışlayıcı politikalarında aramak gerekir. Aynı şekilde, Mavi Marmara krizine kadar İsrail’le sürdürülen dostane ilişkilerin bozulmasının sorumluluğunu Türkiye’ye yüklemek de büyük haksızlıktır. Öyle görünüyor ki, komşularımızla ilişkilerimiz iyiye de gitse, kötüye de gitse, aktivist bir dış politika da izlense, pasif de kalınsa, belli çevrelere göre suçlu daima AK Parti hükümetidir. Bu manzara insana, Nasreddin Hoca’nın “peki dostlar, hırsızın hiç mi suçu yok” fıkrasını hatırlatmaktadır.
 
Esad’a ‘aslansın kaplansın’ diyenler...
 
Nihayet Suriye krizi tartışmalarının ortaya çıkardığı, akılları durdurucu bir durum da, aynı çevrelerde âniden beliren Baas ve Esad hayranlığıdır. Çatışmanın hayli kızıştığı bir dönemde Şam’ı ziyaret eden yüksek düzeyde bir CHP heyeti, dönüşünde orada her şeyin süt liman olduğu yolunda beyanlarda bulunmuştur. Daha yakın zamanlarda CHP’li bir belediyenin düzenlediği ve CHP’li birkaç milletvekilinin de katıldığı bir panelde Baas rejimi hararetle övülmüş, Esad “emperyalizme karşı dik duran bir aslan” olarak nitelendirilmiş, bir CHP milletvekili Hataylılar’a sığınmacılara ev vermemeleri, evlerini kiraya verenlerden de selâmı sabahı kesmeleri çağrısında bulunmuştur (Star, 30 Ağustos 2012). Geçtiğimiz günlerde başka bir CHP milletvekili, Suriye’deki çatışmayı “laikliği korumaya çalışan Suriye halkı ile Suriye’ye şeriat getirmek isteyenler arasında bir savaş” olarak nitelendirmiştir (Star, 4 Eylül 2012). Aşırı ulusalcı Türk solunun önde gelen isimlerinden biri, Baas’ı “laikliğin, halkçılığın ve aydınlanmanın çok çarpıcı örneklerinden biri” ve “Arapların Kemalizmi” olarak tanımlamıştır (nakleden Mustafa Akyol, Star, 3 Eylül 2012). Muhtemelen, Baas’ın kurucu ideoloğu Michel Eflak bile, Baas ideolojisini bu kadar ateşli ifadelerle övmemişti. Öyle anlaşılıyor ki, bu kesime göre, laik olması şartıyla bir dikta rejiminin dilediği kadar zalim ve kan dökücü olması gayet meşrudur.
 
Bu çarpık fikirler, elbette sırf bir mezhepsel yakınlık temelinde açıklanamaz. Her zaman demokrasiden yana olmuş Türkiye Alevilerinin kendi halkını katleden bir diktatörlüğe sempati duymayacağı açıktır. Daha ikna edici bir açıklama, bu ateşli Baas hayranlığı temelinde patolojik boyutlardaki bir AK Parti düşmanlığının ve korkusunun yatmasıdır. Bu husumet, fanatik ulusalcıları, aşırı laikçileri, zihinleri 1930’larda kalmış olan bazı solcuları, hattâ onulmaz ABD ve Batı düşmanlığı nedeniyle koroya katılan İran muhibbi radikal İslamcıları, “garip yatak arkadaşları” (strange bedfellows) olarak aynı kampta birleştiren ortak paydadır. Bu tahrikkâr hareketler marjinal grupların eseri olarak kaldığı sürece fazla önemsenmeyebilir. Çok daha önemli olan, ana muhalefet partisinin yukarıda belirtilerine değindiğimiz ve neticede ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabilecek olan zihin karışıklığından kendisini bir an önce kurtarması ve gerek Suriye, gerek terör sorunlarında, gerçekçi ve sorumlu bir millî politikanın oluşturulmasına katkıda bulunmasıdır. Sayın Devlet Bahçeli’nin isabetle ifade ettiği gibi, “ülke elden gittikten sonra iktidarda AK Parti’nin olup olmamasının bir önemi yoktur."

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.